"Tozlu bir pencere camından bakar gibi, kaybolup giden o yılları hatırlıyor. Geçmiş, görebildiği ama dokunamadığı bir şey. Ve gördüğü her şey bulanık ve belirsiz..."

Ne bir mektup, ne bir resim...



Bu ad bir süredir onun için bir yük olmuştu...


"Eskiden kendi adını ne kadar sık söylediğini anımsadı, bu ad bir süredir onun için bir yük olmuştu, ayrıca şimdi adını ilk kez karşılaştığı insanlar bile bilmekteydi, oysa önce kendini tanıtmak ve ancak ondan sonra tanınmak ne kadar güzeldi..."

(F.Kafka - Dava)

Ama yanılmışım...


Nasıl başladığını merak ediyordum, artık biliyorum...
Duygular insanı böyle bir anda yakalayabiliyordu. Kontrolün bende olduğunu, bizim onlar gibi olmayacağımızı sanıyordum. Ama yanılmışım...

(In the mood for love. Kar Wai Wong -2000)




Yerleşik Yabancı...



Kiminin dikenleri vardır
Katlanamaz üstüne.
Hep dikine durur
Delmemek için gövdesini.

Kiminin yoktur bir tek kemiği,
Doğrulamaz ayaklarının üstünde.
Ona göre varsa yoksa kendisi,
Dürülüdür ütülü bir mendil gibi

Ben eğilmem gündüz ama
Geceleri kanatırım kendimi

Ben bir söz söylediğim zaman,
Kendine küçük bir pıtrak edinir.
Çok sürmez anlar başına geleceği,
Çarşılarda pazarlarda ondan selam kesilir.

Ben birini sevdiğim zaman
Göğünü durmadan genişletir.
Ama herkes rahattır kozasının içinde,
O sevgi artık kimsesizdir.

Ölsem ayıptır, sussam tehlikeli
Çok sevmeli öyleyse, çok söylemeli.

(Metin Altıok)


Bu nefret duygusunun nereden geldiğini bilmiyorum...

Yazdığım her şeye nefret duygusunun karıştığı açık. Bu nefret duygusunun nereden geldiğini bilmiyorum; aslında taş olmak isterdim; eğer Tanrı olsaydım, sanırım insanlığın hesabını çoktan görmüş olurdum.... eğer elimde dünyayı yok etmek imkanı olsaydı, yapardım bunu...

Emil Cioran

Zaman doluyor...



Umarım bundan sonraki yaşamında seni benim üzdüğüm kadar üzen olmaz...


i'm a fool to want you...

i'm a fool to want you
i'm a fool to want you
to want a love that can't be true
a love that's there for others too


i'm a fool to hold you
such a fool to hold you
to seek a kiss not mine alone
to share a kiss that devil has known

time and time again i said i'd leave you
time and time again i went away
but then would come the time when i would need you
and once again these words i had to say


take me back, i love you
...i need you
i know it's wrong, it must be wrong
but right or wrong i can't get along
without you.........



salağın tekiyim, seni istediğim için
salağın tekiyim, seni istediğim için
gerçek olamayacak bir aşkı
başkalarına da sunulan bir aşkı
istediğim için


salağın tekiyim, sana sarıldığım için
salağın önde gideniyim, sana sarıldığım için
sadece bana ait olmayan bir öpüşü aradığım
şeytanın bile bildiği bir öpüşü paylaştığım için

her seferinde seni terk edeceğimi söylüyorum
her seferinde kaçıp gidiyorum
ama yine her seferinde sana ihtiyacım oluyor
ve bir kez daha aynı sözcükleri söylemek zorunda kalıyorum

sana dönmeme izin ver, seni seviyorum
sana dönmeme izin ver, sana ihtiyacım var
biliyorum yanlış bu, yanlış olmalı
doğru ya da yanlış, bilmiyorum
ben sensiz yapamıyorum.

(tercümesi ekşicilerden alıntıdır)

Çilekli Çomaklı Çitli Mim :))

Efendim, bilong camiasının Mim dağıtıcısı Crayzwomen Rosmery tahtadaki konuşanlar listesine benim de adımı yazmış. :)))) Hal böyle olunca benim de cevaplamam gerekti. Sorular çok zormuş, çok yordu beni, ama eğlendirici de :))

1- Şehir dışında bir yürüyüşte nefis çileklerle dolu bir tarlaya geldiniz. Mideniz guruldamaya başladı ve etrafta kimsecikler yok. Siz ve bedava öğle yemeği arasında sadece bir çit var.
Çitin yüksekliği ne kadar?

Şehir dışında ve bir yürüyüş ve nefis çileklerle dolu bir tarla. Hmmm. Bu veriler ile çitin yüksekliğini bulmak olanaksız ama, midem de guruldamaya başlamışsa eğer şöyle bir formül ile hesaplanabilir :
Lim—Xo>77 giderken X^3+y^2= 26
Gerekli sadeleştirmeleri yaparsak, sonuç 65 çıkar. (Malum, VAN çileği meşhurdur) :))



2- Bahçeye girdiniz ve çilekleri yemeye başladınız. Kaç tane çilek yediniz?

Aynı denklemde X yerine Ç, Y yerine T yazarsak sonuç 29 çıkar… :)))



3- Birden çileklerini çalmakta olduğunuz çiftçi ortaya çıktı ve size bağırmaya başladı.
Kendinizi savunmak için neler derdiniz?

Hasta olduğumu ve hatta Çilekeş olduğumu, yemeden duramadığımı söylesem, yer mi acaba?
Ya da şöyle; Çaldım, ama niye çaldım bi sor hele? En iyisi Orhan Baba'dan Çilekeş şarkısını söyliyim ona :)))




4- Tüm olan biteni bir kenara bırakıp söyleyin, çileklerin tadı nasıldı?
Ve çilek çalma maceranız sona erdikten sonra kendinizi nasıl hissettiniz?

Tadı mı? Hesap kitapla uğraşmaktan tadına bakamadım ki? :)))

There are times when life calls out for a change...




"Listen.
there are times when life calls out for a change.
a transition.
like the seasons.
our spring was wonderful, but summer is over now and we missed out on autumn.
and now all of a sudden, it's cold, so cold that everything is freezing over.
our love fell asleep, and the snow took it by surprise.
but if you fall asleep in the snow, you don't feel death coming.
take care "




Türkçesini de yazalım, tam olsun :

Dinle!
hayatın değişim için seslendiği zamanlar vardır.
Tıpkı mevsimler gibi

İlkbaharımız harikaydı,
ama yaz bitti.
Sonbaharı da kaçırdık.


Ve şimdi her şey soğuk,
Her şey çok soğuk,
her şey donmaya başladı.
Aşkımız uykuya daldı
ve kar,
bize sürpriz yaptı.
Karların içinde uyuya kaldı,
ve ölüm yaklaşıyor.

Kendine iyi bak.


Hicran...

Döndü ve gitti...



Ne kadar garip bir an....
Ona yakınlaşmak, bir şans daha vermek için başını öne eğdi...
Ama o yapamadı.
Cesareti yoktu.

Döndü ve gitti...

(In the mood for love)


Ne düşünür bu yüz?




Sevmek mi?..  Unuttuğu çok önemli bir şey birden aklına gelmiş gibi durdu...
...
Yüzünü görmek, ama pırıl pırıl bir ışık altında görmek için kıvrandı. Ne düşünür bu yüz? Bana nasıl bakar bu gözler?

(Vedat Türkali - Bir Gün Tek Başına)

Sahi kaç yaşındayız şimdi?...




Hiç beklemediğiniz anlarda, ılık bir esintiyle yıllar öncesinden bir koku gelir size: Sıcak çocuk gülüşüyle sarıldığınız ilk sevgilinin kokusudur belkide bu, bir sesleniş; sizi dönüşü olmayan anlara çağırır gibi. Derin bir iç çekişle geçiştirmeye çalışırsınız yüreğinizdeki dağlanmayı. Ya da yitirilen bir beraberlik, bir dünkü sevda, kanatır yüreğinizi. Giden gitmiştir artık; küçük hesaplarınız yine tutmamıştır. Ve siz kaybettiğinizle kalırsınız bir başınıza. Payınıza düşense koca bir yanlızlık. Gecelerinizi dolduran yıldızlar da ışımaz olur. Zaman sizi silmeye hazırlanıyordur. O, acımasızdır, yatsıyıcıdır çünkü.


Her şeyin bir bedeli vardır derler; yaşamın da... Bizi sarmalayan güzelliklerden pay almak istiyorsak, o bedeli isterler bir gün. Bu, bazen ılık bir sevda, bazen kanımızı donduran koyu bir ayrılık olur. Ne ki, sevgiye batırılmış her hüzün yaşamaya değerdir. Yeter ki sahiplenmesini bilelim. Bu nedenle, acılar bilgedir ve yaşayanı kolay kolay tüketmez, aksine yüceltir. O bedeldir işte, yaşananın, yaşanılanın bedeli; ödemeye hazır olmalısınız, hazır olmalıyız...


Kim sorgular bizi, sırrı gizleyen aynalarda parçalanırsa yaşam? Derinleşir eskiyen yüzlerimizde zamanın yıl izleri; sessizce yıpranır, eskir her şey. Ve kanar geceye o yapış yapış hayır ’larla yitirilen aşklarımız, bilirim.


Sahi ben kaç sevdayı tükettim avuçlarımda, sen, kaç sevişmenin doruğunda ulandın yaşama? Belki de aksi bir fırtınada yitti her şey... biz ki dönüş biletleri elimizde olan yolcular... budanan bir gülün kanayan dalı gibi.


Ah!... O zaman ki, yine peşimize düştü zamansız!.. Bizse küçük oyunlarla oyalanıyoruz hala. Sahi kaç yaşındayız şimdi, evren kaç yaşında? ..

(Ali Özenç Çağlar) 

Yağmura, Nisana ve yaşıma aldanıp...



yağmura, nisana ve yaşıma aldanıp
uçurumları kıyı sanarak
ve dağlar erişilmeyince acı verir
sözünü unutarak
kaf dağına gitmek istedim

ırmak inadıyla yürüdüm uzaklara
bir derviş olup yürüdüm uzaklara

yanıldı denektaşım geriye döndüm
Kutsal Sözler Panayırı'na sığınıp
ipeksi bir sessizliğe büründüm:

bir hayat, mahçup ve duru
Tanrım, gülleri
ve sessiz harfleri koru.

(İbrahim Tenekeci)

Yıllar içinde değiştiğim için değil...


Uzun düz saçlarını arkadan iki eliyle tutup sağ omzundan aşırıyor ve önüne bırakıyor... Bazen tırnaklarını yer gibi yapıyor ama yemiyor...

Gözlerimin içine bakarak konuşan her kıza aşık olduğum lise günlerini değerlendirme dışı bırakıyorum... Yıllar içinde değiştiğim için değil ortaya uzun bir liste çıkacağı için...

(Barış Bıçakçı- Bizim Büyük Çaresizliğimiz)

Bana kestane, sana düpedüz ela bakan gözler...



Her aşkla birlikte dünyaya yeniden geldiğimizi, sevgilimizin elimizden tutup bizi yeni bir dünyayla tanıştırdığını mı söyleyeceksin? Yoksa aklım bir dokuma tezgahı gibi mi çalışıyordu, her ipten aynı kumaşı mı dokuyordum?


Kadınlarla ilişkilerde bir eşik olduğunu, ancak bu eşiğin aşılmasının, ilişkilere yüklediğim romantik-platonik anlam yüzünden bir hayli zor olduğunu düşünüyordum.


Baharın nasıl bir şiddet içerdiğini fark ediyor musun sen de?  Bahar beni kendisine karşılık vermeye zorluyor. Her çiçeğine karşılık içimden bir çiçek, ılık esintilerine karşılık ciğerlerimden ılık bir nefes istiyor… Parlaklığına, hafifliğine, coşkusuna karşılık vermem gerekiyor. Bahar sunduğu her şeyi yaşamaya zorlayarak bana şiddet uyguluyor. Hele o öğleden sonraları birden bastıran bahar yağmuru… itiraf etmediğin kadın (vardır böyle kadınlar ve saymakla bitmezler!), sokak çocukları için projeler üreten kurumda arkadaşlarıyla birlikte çalışırken birden başlar bahar yağmuru. Önce iri, sakar birkaç damla yerden biraz toz kaldırır, sonra göz gözü görmez. Sevdiğin kadın ve arkadaşları hemen dışarı çıkarlar, kollarını iki yana açıp, başlarını yukarı kaldırıp ıslanırlar. Birbirlerine iyi bir şey yapmanın mutluluğuyla bakarlar, konuşmazlar. Kadın gelir bunu sana anlatır. Sen de o yağmurdan başlayıp o iş arkadaşlarına hatta oradan sokak çocuklarına sıçrayan kıskançlık alevleriyle her tarafı yakıp yıkarsın, iyiliğe karşı içinde keskin bir öfke duyarsın. “İyiliğiniz batsın!” dersin. Böyledir bahar yağmuru, kötü eder adamı...


(Barış Bıçakçı - Bizim Büyük Çaresizliğimiz)

Bilirim, ulaşamamak beni altüst etmez...


Bu bağlantıları benim kurduğumun farkındayım. Ama biliyor musun ki bu dünyada hiçbir zaman ortada, hazır bir bağlantı yoktur. Bağlantıları biz kurarız... Bilirim, ulaşamamak beni altüst etmez, ben ulaştığım şeyi kaybedersem dağılırım...
... Ah dostum, bunun için seviyorum işte seni, ikimiz de hayatımızın aynı yerinde kalakaldık diye!...


(Barış Bıçakçı - Bizim Büyük Çaresizliğimiz)

Ama bunlar çoğu zaman...



Ben harflerin adamıyım. Teselli sunmak için kelimeler ve cümleler basan bir kalpazan.
Ama bunlar çoğu zaman...
...daha da çok kedere neden oluyor.
Keder ve aşk...
...bizim ebedi öğretmenlerimiz.


(Carmen 2003 final sahnesi)

Nasıl yaralayabilir bir insan bir insanı böylesine..?



Gerçekten yaşadığını kim yazabilmiş ki zaten, hangi eli kalem tutan?
ve de elleri bir eylem olan?
hangi avcı pusatlarına söz geçirebilmişse, o dur avından korkmayan...
avı avcısına
avcısı, avına sevdalı
ve her ikisi de ölmeyecek kadar yaralı iki kahraman

vuruştular
kendini iki kola ayıran
ve sonra deltasında kendiye kucaklaşan bir akarsuda
vuruştular
akarsuyun iki kez girilmeyen haritasında

Lakin kim uğrayabilmiş ki dışarıya zulasından?
Kim bulmuş, kendinin ormanında kendi izini?
Kim kurtarabilmiş dilini, başkalarının sayıklamalarından?

(M.Mungan)

Çok uzakta biri...




Bu gece çok uzaklarda biri, benim için bir şarkı söylemeli! Oldukça hüzünlü, oldukça karamsar, boğmaca çıkartan bir şarkı olmalı bu... Dinleyenin kulakları kanamalı..

Bu gece çok uzaklarda biri, birdenbire adımı fısıldamalı... Oldukça titrek, oldukça masum olmalı bu fısıltı.. Duyan rüzgarın içi ürpermeli..

Bu gece çok uzaklarda biri, benim yerime bir maskeli baloya gitmeli.. Maske diye bir ayna taşımalı yüzünde! Karşısına geçenin kendisini görebileceği hakiki bir ayna!

Bu gece, ormana, ormanımıza geri dönmeliyiz.. Ah, ellerim titriyor: Yeryüzünü tutamıyorum! Bütün tenlerde benim parmakizim! Ah kalbim, haddini aştı: Artık tarih, işlediğim tüm suçları üstlenecek sanki.. Daha önce neredeydik?

(küçük iskender)

No name no face no number...






"Sevilende bizimle ortak duygular vardır sanırız"

(Yusuf Atılgan. Aylak Adam)




Error Del Sistema












Yaz, 1936
18 Temmuz
İspanya Ordusu,
Cumhuriyetçi Hükümete baş kaldırıyor.


19 Temmuz.
Halkın kahramanca
mücadelesi sayesinde...
...Barselona ve Madrid'de
ordu yenilgiye uğratılıyor.


20 Temmuz.
Kitleler devrimci bir
hükümet talep ediyor.
Yasal hükümet
durumu kontrol edemiyor.


21 Temmuz.
İspanya İç Savaşı başlıyor...
...son idealist savaş...
...imkânsızı gerçekleştirmek için
mücadele eden insanların...
...son "Ütopya" düşü.


Ne bir mektup, ne bir resim...



Bir bilse...



Bir bilse, aramaya çekindiğim kadının bana neden küstüğünü, çağrıldığımda gidemediğimi, bulaşıcı bir hastalıkmışım gibi kendimi uzak tuttuğumu, uzakta durmanın bile bulaşıcı olduğunu  -yüzüme çok önce yapışıp kalan, her şeyi bilen adam edalarımı donduran bir heybetle- öğrendiğimi, başka bir bedenin sıcaklığını etimde hissetmenin ne olduğunu bilmediğim, ama delicesine özlediğim yaşlardaki halimi aratmayan bir tutkuyla buluşmaya gittiğim akşamüzerlerinde bir türlü harekete geçemediğimi, maceranın bundan ibaret olduğunu, bazen ona dokunmamanın heyecanıyla yetindiğimi, elini bile tutacakken tutmadığımı, bunun bir ceza olmayıp bir ödül olduğunu ona anlatmayı düşünmediğimi, söylediğim an her şeyin tepetaklak olacağını, içimi dışa yaracağımı, belki de çoktan yardığımı, iç miç kalmadığını...

Koskocaman kahkalar atıp geçer dalgayı "Bitmişsin sen," der.
"Ben daha başlamadım," diyemez, susarım.

(Behçet Çelik "Gün Ortasında Arzu")

Kutsal kitap...


...
O gün masamdan kalkıp, kutsal kitabım diyebileceğim, sayfalarını meyve lekeleriyle doldurduğum bir kitap vermiştim Nihal'e. Beni zayıf düşüren, algılarımı çarpıtan bir ilişki böylece başlamıştı. Benden okumak için kitap önermemi isteyenlerin kalbimi de istediklerini sanıyordum, hâlâ öyle!..

(Barış Bıçakçı. Bizim Büyük Çaresizliğimiz)

Kim inandırabilir?


Her şeyin geçip gittiğine, yaşadıklarımızın geçmişte kaldığına kim inandırabilir bizi? Anılarımızı avuç dolusu su gibi her sabah yüzümüze çarpmanın işe yaramayacağına kim inandırabilir?

(Barış Bıçakçı "Bizim büyük çaresizliğimiz")


Fotoğraflar...




Bayan Naciye, "Fotoğrafları sevmem" demişti. "İnsanın hayalini sınırlar; hep kendilerini düşünmeye zorlarlar bizi."

Kadının sınırlamak istemediği hayallerini merak etmişti. Belki de insanlar kendi kendilerini düşünmek, hayaller kurmak için yeteri kadar yalnız kalamadıklarından anlayışsız oluyorlardı... (Yusuf Atılgan. Aylak Adam)


Kötülük Edebilenler...

"Uzaklarda, benim gibi yalnız ve ümitsiz birine bırak bu mektubu oğlum; benim gibi birisi olsun, çünkü bizim gibiler birbirlerine ancak kötülük edebilirler..." (O.Atay. Korkuyu Beklerken)


Şişli Meydanında Üç Kız...




Hiçbir Pul Hiçbir Zarfa Yakışmıyor...



Hiçbir pul hiçbir zarfa yakışmıyor
Hiçbir zarf üç beş satıra
Ne zaman yanyanayız işte o zaman
Doyamıyoruz tenlerimizin bitmez tükenmez sorgusuna

Bırakmak bırakılmak demeyelim
Durmadan yer değiştiriyor anlamlar da
Ben ki bir boşluk kadar büyümüşüm bu yüzden
Sanki kış aylarında bir uçurumda.

Anlarım sedir ağacının dilinden
Ve usta bir aslan terbiyecisinin ruhundan da
Hiç anlamaz olur muyum öpüşünü de kalbimi
O öpen sensen bir de dalgaları çekiştiren bir kız
çocuğuyla.

Hepsini biliyorum, hepsi aklımda
Hepsi de hiç kımıldamayan bi duman gibi havada.

(Edip Cansever)


İmkansız...


Seni çeken şey aşkın imkansızlığı... Sen aşkı değil, verdiği acıyı sevdin hep. Evet böyle de söyleyebilirsin. İsteyen istediğini söyleyebilir bana... Ben nasılsa özür dilerim sonunda...

(Murat Gülsoy. "Tanrı Beni Görüyor mu?")


Şehsuvar




gece
saçlarına kadar sokulur
güzelliğine atılan
ilmiklere kadar ulaşır!

aşkı geçelim. Onu geçelim. Onu unutun!
onu unut şehsuvar!

ya da kımıltısız bir kuş ölüsü
istiklal caddesi boyunca yatar!

ah sultan!
bir vahşi at almış altmış dağı aramıza taşır!

gece
saçlarına kadar sokuldu da
güzelliğine atılan
ilmiklere kadar ulaştı.
biz
şehsuvar
ulaşamadık!

- heyhat! şehsuvar öldü de gitti bile
hâlâ onu filan tanıyamadık!

ah! sultan! ah! şehsuvar!
dikdörtgen dudaklarda
ne çok
yuvarlak sözcükler vardı.
hangi birini böldüm ötekine
diğeri beni kalabalık masasına çağırdı!

(Küçük İskender. "Gözlerim Sığmıyor Yüzüme" )

Beklemek de güzel...



İlle de görmek için mi beklenir güzel günler
Beklemek de güzel...

(Arif Damar)

Küs ve Leke...





gündüz
gökyüzü yalan yüzümde solgun kirli bir nilüfer
gece ay sıkıntılı hışmına uğradığım deniz
ki deniz
soluğunu tutmuş bekleyen kaplan
ve kaplanın sinsi gözleri…

olmadı, kovuldum ölümün ülkesinden…

göğsümde paslanan hançeri
önünde parçalayıp gömdüğüm uçurum
ömrümün karşılığı
bileklerimde
kısık birkaç mor leke
barışmıyor yaşamla kolay
küstüyse bir kez
ah o
ince kimi yerleri bedenin

nazla epriyor esrimiyor söz
ve bilmiyorum neyin gerektiğini
hangi ayrıntı hangi göz hangi dokunuş
ayartabilir arzuyu
coşku incitici olabilir mi bazen?
neden özlem ise
kendinden sürgün bir deprem göçmeni
yeniden yurt edinsin kendini
m ü m k ü n   m ü ?


(Enver Topaloğlu - Yakamoz ve Tebessüm)

Senden Öncekiler...


Odan, kitapların, duvarda resimler
Bahardır, bir kuş şarkısını söyler.
Sanırsın böylece sürüp gidecek bu,
Nasıl öyle sandıysa senden öncekiler...

(Ataol Behramoğlu)

Kaçmak kimi korumuş ki?


boşluğuna saklandığım manzarayı
aldım el vermedi
içinde ıslandığım yağmurlar.
hayatımı hiç bir ev ödevine uyduramadım
bu yüzden kaçtım gizli kapaklı gecelerinizden
günlük adreslerde katıldığım hayat, mesai bitti..
gittiğim anlaşılmasın diye
hep birşeyler bıraktım geride

kaçmak kimi korumuş ki?

(M.Mungan POSTER)


Sen Böyle Güzelken...

sen böyle güzelken bana söz düşmez.
bakma, şiirler yazdığıma.
senden korkuyorum budur güvencem.
vardı şimdi yok, o gençken…
bir şaşkınlığım ben ademden kalma
demiştim ama;
ateş olsa ısıtamaz kendini
dünya…
bakıyorum kırlara halden anlamak için;
kuşların uçuyor çiçeklerin açıyor,
yeni gelinlerden de eskisine
herkesin içinde bir sevgili yaşıyor!
(İbrahim Tenekeci)




Rastlantılar...


Aslında böyle rastlantılar yoktur. Bir kimse mutlaka bir şeye gereksinim duyuyor da, o şeyi ele geçiriyorsa, bunu ona sağlayan rastlantı değildir; kendisi, kendi içinde istek ve zorunluluk onu çekip ilgili nesneye götürmüştür...

(H.Hesse, Demian)

Yaz(g)ı...


Yazgımın bir parçasıydı o, sevilen ve acı çektiren...

(Herman Hesse, Bozkırkurdu)

Armağan...



Ben kendimden söz etmiyorum, bunun önemi de yok; sen zaten beni gözlerini bana ilk kez çevirdiğinden bu yana armağanlara boğdun; insanın armağan almaya alışması çok güç olmuyor...

(F.Kafka. Şato)

Zaman doluyor...



Zaman doluyor...
Sadece bir ömür kaldı seni düşünecek -zaman doluyor...

(Aşkın Güngör - Ay'kolik)

Sevda...




"sevda kalbin en derininde saklanır bizim bildiğimiz, inandığımız. Hayalle beslenir, düşle çiçeklenir. Dile düşürmek, yere düşürmektir sevdayı, kirletir"

Feyza Hepçilingirler

Henüz rüzgârlara doydun mu?



Tanımadığın bir kentte nedenli isterdin yitip gitmeyi... ama öyle kolay değil... Henüz rüzgârlara doydun mu? Sor kendine... Henüz bulutlara doydun mu? Yeterince haykırabildin mi henüz?

(Tezer Özlü)

Ay-nı deniz...



"Biz... seninle... aynı denize baktığımız için buluştuk... Bunu aklımdan çıkarmamalıydım, halbuki"
(Sema Kaygusuz)

Hazan ile Emel...


Söyledim sonunda.
‘Seviyorum seni’ dedim.
‘Bak, yendim içimdeki utangaç çocuğu.
Bak, yendim de geldim yüzünün diyarına…’

Söyledim sonunda.
‘Seviyorum seni’ dedim.
‘Hadi, uzansana
tenine dokunmak için çıldıran parmaklarıma.
Hadi, dudaklarımın mührünü
dudağınla açsana…’

Söyledim sonunda.
‘Seviyorum seni’ dedim.
‘Bunca zamandır söylemediğim
her şeyi yığdım aklıma.
Heybemde ışıl ışıl umutlarla,
benzeri yaşanmamış bir sevda
getirdim sana…’

Söyledim sonunda.
‘Seviyorum seni’ dedim.
‘Söylemekten korktum, anlasana.
Anlasana, korktum yitirmekten
düşlerin en güzelini.
Seni sensiz yaşamaktan
çok korktum, anlasana…’

Ve dedi ki Emel, bakışlarını uzaklara kaçırıp.
‘Çok geç kaldın ama.
Bitti umudum benim.
Hani uzun yolculuklarda
şirin mi şirin köylerin kıyısından
geçersin ya otobüsle…
Hani, içinden bir şey geri de kalmak ister ya…
Hani, saçların gibi dalgalanan düşlerini çekiştirir de
gidersin ya gene de…
Hani, o köy daima kalbinde kalacaktır da
sen giden
–hep giden, durmadan giden, aralıksız giden–
yolda menzile ilerleyeceksindir ya…’

Ve dedi ki Emel, bakışlarını uzaklara kaçırıp.
‘Ben de öyle gidiyorum işte.
Hani, ellerinden kayıp yere düşünce
bin parçaya bölünür ya cam…
Hani, dalından kopan çiçeğin
kökü kalır ya toprakta…
Hani, gül cesetlerini sevda imgesi yapacak kadar
gözü döner ya insanın…’

Ve dedi ki Emel, bakışlarını uzaklara kaçırıp.
‘Başka biri söyledi beni sevdiğini senden önce.
Hani, kalp birine aittir de
anlar ya sarsılarak
o kalbin kendine yâr olmayacağını…
Hani, başka bir kalbin merhemiyle gidermek ister ya
içinde açılan yarayı…
Hani, ait olduğu kalbin kanatan ihmalini
unutmak ister ya…’

Ve dedi ki Emel, bakışlarını uzaklara kaçırıp.
‘Ben de aldım, kabullendim başka birinin
merhem olan kalbini
ve onun ömrüne aidim şimdi.
Hani… Hani… Hani…’

Aşkın Güngör, Aykolik

Sınırlar...


Sınırları tanıyan, benimseyen, bu sınırlara uyum gösteren hiç bir insan, karşı çıkmanın sonundaki bireysel bağımsızlığa erişemeyecek. Hem karşı çıkıp, hem sınırlarda yaşayan insan, yaşamı boyunca çıkmazından sıyrılamayacak. Huzursuzluk duyacak ve ne yaşamdan hoşnut olacak, ne de rahatlıkla ölebilecek.

Yaşlandıkça ölüm korkusu büyüyecek. Başkalarının yanında kendini güçlü göstermeye yeltense de, yalnız kaldığında hiç değilse kendi kendine yalan söylediğinin bilincine varacak. Bu bilince varsa, o bile bir adım. Bir çoğu yalanı gerçek gibi algılayacak kadar sıyrılmış kişisel özgürlükten. Oysa insan, hem yaşamı, bize sunulan bu en yüce olguyu, hem de yaşam sonunda sonsuzluğa varmayı haketmek zorunda. Yaşam, bu gelişmeye tüm kapılarını açan bir olgu. Gelişigüzel geçip gidilecek bir varoluş değil insan varoluşu. Biçimlendirilecek, değiştirilecek, sınırsızlaştırılacak bir HER ŞEY...

(Tezer Özlü- Yaşamın Ucuna Yolculuk)

Çok uzakta biri...




Bu gece çok uzaklarda biri, benim için bir şarkı söylemeli! Oldukça hüzünlü, oldukça karamsar, boğmaca çıkartan bir şarkı olmalı bu... Dinleyenin kulakları kanamalı..

Bu gece çok uzaklarda biri, birdenbire adımı fısıldamalı... Oldukça titrek, oldukça masum olmalı bu fısıltı.. Duyan rüzgarın içi ürpermeli..

Bu gece çok uzaklarda biri, benim yerime bir maskeli baloya gitmeli.. Maske diye bir ayna taşımalı yüzünde! Karşısına geçenin kendisini görebileceği hakiki bir ayna!

Bu gece, ormana, ormanımıza geri dönmeliyiz.. Ah, ellerim titriyor: Yeryüzünü tutamıyorum! Bütün tenlerde benim parmakizim! Ah kalbim, haddini aştı: Artık tarih, işlediğim tüm suçları üstlenecek sanki.. Daha önce neredeydik?

(küçük iskender)

Büyük İnsanlık...



Nâzım Hikmet sorar:

Başlayayım mı Üstad?

Bedri Rahmi yanıtlar:

Başla Reis!

Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun “Bu Kaydı çok iyi saklayın, aman ha!” diye vasiyet ettiği kayıttaki ses Nâzım Hikmet’e ait. 1960’ların teknolojisi bir makara bantta tam 50 yıl bekledikten sonra Nâzım ülkesine sessiyle de olsa dönüyor…

Bedri Rahmi ve Nâzım hikmet 1961 yılında Paris’te bir araya geliyorlar.

Bedri Rahmi “Patırtı yapmayın” diyerek başlıyor “Yeşilden mordan pembeden”

Şiirine, sonra Nâzım’a bırakıyor mikrofonu. Nâzım 55 şiirini soluksuz okuyor.

56.’sına geldiğinde kısa bir ara vermek istiyor ve sonra “Bir Garip Yolculuk”la devam ediyor (Biz bu şiiri “Saman Sarısı” olarak biliyoruz). Şiirler arasında ikisi var ki ilk kez bu kayıtla ortaya çıkıyor.

“Büyük İnsanlık” Kendi Sesinden Şiirler adını alan bu çalışma Yapı Kredi Yayınları ve

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’nın birlikte hazırladıkları ses ile şiirin buluşmasıdır.

İki şairin 50 yıl sonra gerçekleşen mürüvvetleridir.

(arka kapak)

Sonbahar...


Denize, dalgalara bir kez daha baktı. Bu anı belleğinde tutmak, hiç unutmamak istercesine gözlerini zorlayarak baktı. Yolları, dönüş yollarını, evini, odasını, masasını düşündü. Gönüllü bir özlem gibiydi her şey. "Unutacağım,"dedi. "Bugünleri de unutacağım. Her şey eskisi gibi olacak. Her şey anı olacak."

-akşamsefaları dolandı ayağına.- Yoldan saptığını, bahçenin yeni karılmış toprağına, bakımlı çiçeklerine bulaştığını ayrımsadı. Akşam oluyordu. Bir kez daha akşam oluyordu."Son günüm bu," dedi. "Bu akşamı hiç unutmayacağım. Unutmamalıyım." Yollar. Unutulmamak bizim dışımızda. Unutmak üzerine söylenen her şey yalan aslında.

(Yarın orada olacağım. Orada.) Bir yazdan geriye ne kalacak ki? Herkes unutacak birbirini. Alınan adresler hiçbir işe yaramayacak. Ara sıra yollarda karşılaşılacak. Ve herkes bu yazı, çürümeye yüz tutmuş anıları konuşacak ayaküstü. Sonra yine yollar. Yine herkes kendi evinin yolunu tutarak akşama karışacak... Her yaz böyle olmuyor mu? Her yaz biz nasılız? Yarın sabah döneceğim. Sevinmeliyim biraz da... Döneceğim.

M.Mungan


Yalnızlık...


"…hal böyleyken işte, biz iskele sakinleri, şaraplı kadehler oyununun ikinci perdesindeyken yani, mine abla ‘yalnızlık korktuğun kadar kötü bişey değil’ diye başlamıstı son konuşmasına. benim öyle bir konu açasım yoktu aslında.

yalnızlık herhalde, bir insanın saklamayı düşündüğü en son şey olmalıdır. fakat yine de konuşulsun istemezsiniz. size öyle öğretilmiştir, ayıptır çünkü yalnızlık. yekten ‘deli’ diyen de olur, ‘bakma sen, bugünlerde en düzeyli ilişki, yalnızlık aslında’ derken gözlerinize ‘seni aklına çaktığımın manyağı seni, kimbilir ne arızan var ki, kimselerle geçinememişsin, ısırsa bana da bulaştırır mı acaba’ gibisinden bakan da. oysa sanıldığından çoktur yalnız nüfusu, kişi başına bir yalnız düşer.

benimkisi o gece çok belli olduydu herhalde. çok uzun göle baktığımdan ya da tam tersi çok konuştuğumdan olabilir. yalnızlar çünkü, bazen konuşmayı özlerler. ne kadar çok korkuyorsan o kadar çok konuşasın vardır, kendin yorulup da susuncaya kadar. sustuydum işte ben, o zaman mine abla konusmaya başlamıştı…"

(A.Atalay)


Bir ormanda ilerlemeye, yolumu bulmaya çalışıyorum...


Doğrusu, alacakaranlıkta uçan kuşları severim. Özellikle bir göl kıyısında. Hiç değilse havuz başında.

Bir zamanlar, böylesi günbatımı görünümlerini benimle paylaşan bir sevdiğim vardı. O, nicedir yok. Kuşlar da yok. Zaten ben de, ne bir göl kıyısındayım, ne de havuz başında.

Bir ormanda ilerlemeye, yolumu bulmaya çalışıyorum.
Kim bilir, belki de geriliyorum.
Aslında, öyle ya da böyle, beni şaşırtan ya da korkutan bir şey yok yeryüzünde. Dolayısıyla yolumu bulmamın ya da bulamamamın da bir anlamı yok.

(Ferit Edgü)

Mola...

KISA BIR MOLA....

Sonra bakıyorum nasıl da hüzün verici her şey...



Karşı koyamıyorum senden gelen hiçbir şeye. Ne hüzne ne mutluluğa. Sen olup, senin yaşına dönmek istiyorum belki. Onca yanlış yılı silip yeniden yaşayabilmek. Elimden alınan zamanları istiyorum. Sen gelmeden önceleri, ıssız yollarda yürüyüp kendimi çizerdim yalnızlık haritasına, mutsuzluğumun ayak izlerini bırakırdım dünyaya. Seni ruhumdan çıkarsam, bilmem ki yeniden hüzün mü doldurur orayı? Boşluğun kekremsi tadı kim bilir nasıl da acıtır.

Yine de biliyorum, sen bir armağansın. Çok özel bir armağan. İçinden nehirler akan bir şehir gibisin. Başında halesiyle gelen bir yaşama sevinci. Hüznümün denizlerini coşturan rüzgârsın. Tomurcuklanan çılgın nar ağacı. Kendimi derinlerine bırakacağım bir gümüş gölsün. Yaralarıma üfleyen nefes. Yepyeni bir günsün sen. Sürmekte olan hayatsın. Birileri seni incitse çok uzaklardan duyarım bunu. İçindeki acıtan sorulara karşı durmak isterim. Gözlerindeki bulutlara karışmak.

Sonra bakıyorum nasıl da hüzün verici her şey. Sonra bakıyorum ve tek bir cümle buluyorum: “Nasıl da yalnızım, nasıl da kimsesiz”

(Neşe Yaşın)

Başlıksız...



aşkın bir yolu vardır
her yaşta başka türlü geçilen
aşkın bir yolu vardır
her yaşta biraz geçikilen

gökyüzünde yalnız bir yıldız arar gözler
gözlerim
aşkın kuzey yıldızıdır bu
yazları daha iyi görülen
ben, öteki, bir diğeri ona doğru ilerler
ilerlerim
zamanla anlarsın bu bir yanılsama
ölü şairlerin imgelerinden kalma
sen de değilsin. o da değil
kuzey yıldızı daha uzakta
yeniden yollara düşerler
düşerim

bir şiir yaşatır her şeyi yaşamın anlamı solduğunda
ben yoluma devam ederim. Bitmemiş bir şiirin ortasında
darmadağınık imgeler, sözcükler ve kafiyeler
yaşamsa yerli yerinde
yerli yerinde her şey

şimdi her şey doludizgin ve çoğul
şimdi her şey kesintisiz ve sürekli bir devrim gibi
şimdi her şey yeniden
yüreğim, o eski aşk kalesi
yepyeni bir mazi yarattı sözcüklerin gücünden


dönüp ardıma bakıyorum
yoksun sen
ey sanat! her şeyi hayata dönüştüren

(M.Mungan)