"Tozlu bir pencere camından bakar gibi, kaybolup giden o yılları hatırlıyor. Geçmiş, görebildiği ama dokunamadığı bir şey. Ve gördüğü her şey bulanık ve belirsiz..."

Deniz...

Geçenlerde bu blogdaki bir yazıyla ilgili olarak sevgili HK ile yorumlaşırken, "ne geçmiş tükendi, ne yarınlar / geçse de yolumuz bozkırlardan / Deniz'lere çıkar sokaklar" dizeleri için farklı görüşler öne sürmüştük. Dün gazeteyi okurken aşağıdaki ilânı görünce, dayanamadım ve fotoğrafını çekip, buraya ekledim :))




"Bir şeyle mukayyetiz serbest değiliz efendim ..."

“şaştım, senin hançerin bu kadar mıydı
varmadı yüreğime"



(Turgut Uyar)

BENGALLİ DİRENEN KADINLAR...

“Günde 14-15 saat çalışıyoruz. Çocuklarımızın yüzlerini göremez olduk. Aldığımız ücret günde 3 öğün yemek ve döküntü bir evde oturmak için bile yetmiyor” diyor bir kadın tekstil işçisi.

"Sokağa çıkmak, eylem yapmak zorundayız. Çünkü, patronlar hükümetin gözü önünde haklarımızı gaspediyor, bizi istismar ediyorlar" diyor bir diğeri.

Bir başkası ise "Sağlığı ve eğitimi unuttuk zaten. Tekstil işçilerinin çoğu günde iki veya üç saat yürüyerek işe gitmek zorunda kalıyor. Niye biliyor musunuz? Çünkü toplu taşıma aracına binecek paramız kalmıyor."

Londra’nın, New York’un, Paris'in, Berlin ve Milano’nun lüks caddelerinde kendilerine reva görülen maaşların kat be kat üstünde fiyatlarla satılan kıyafetleri diken Bangladeşli tekstil işçilerine ait bu haykırışlar.

Nike, Levi Strauss, H&M, Metro, Walmart, Carrefour vd. tekeller için fason üretim yapan, karşılığında ise üç kuruş paraya muhtaç bırakılan yoksul Bengalli işçilere.

Günlerdir alanlarda kolluk kuvvetlerinin tüm faşizan baskılarına ve şiddetine rağmen direniyorlar. Sağlıksız ve güvencesiz şekilde büyük kapitalist şirketler tarafından kıyasıya sömürülmelerine isyan ediyorlar.

Polis direnen işçilere silahla saldırıyor. İşçiler ise yolları trafiğe kapatıyor, arabaları ateşe veriyor ve meydanlarda barikatlar kuruyor. Onlarca işçi şu ana kadar polis terörü nedeniyle yaşamını yitirdi.


İsyanı körükleyen olay ise hükümet temmuz ayında asgari ücrete getirdiği artışı ücretlere yansıtmaya yanaşmaması. Oysa yaz boyunca süren kitlesel protesto eylemleri sonrasında hükümet tekstil işçileri için asgari ücreti artırma "lütfu"nda bulunmuştu! Buna göre bin 662 taka (yaklaşık 25 dolar) olan aylık ücretin, kasımdan itibaren 3 bin taka (43 dolar yani yaklaşık 70 tl) olmasına karar verilmişti.

Patronların gazabından korkan hükümet sendikalarla yapılan anlaşmayı hiçe sayarak aylardır artışı ücrete yansıtmakta ayak diriyor. Bunun üzerine işçiler ücretli köleliğe karşı yine sokaklara çıktı.

Tekstil işçiliğinde Çin'le rekabet halinde olan Bangladeş dünyanın ucuz işgücü cenneti adeta. Ülkede pek çok yabancı şirket faaliyet gösteriyor. Başkent Dakka ve çevresindeki banliyölerde ezici çoğunluğunu gençlerin oluşturduğu 2,5 milyon tekstil işçisi, modern kölelik koşullarında çalıştırılıyor.

Büyük kapitalist markalar üretimi başka ülkelere kaydıracakları tehdidini savuruyor. Bengal körfezinden en fazla ihraç ise ABD'ye yapılıyor.

Bu tekellerin her birinin yıllık karı milyarlarca dolarla ölçülürken, bir tekstil işçisine 43 doları dahi fazla gören patronlar devletin kolluk güçlerini devreye sokarak yoksul kadın emekçilerin üzerine coplarını indiriyor.

Bangladeşli tekstil işçilerinin militan sokak mücadelesi devletin zoruna rağmen ısrarla sürüyor. Aylardan bu yana yüz binlerce işçi, asgari ücrete zam yapılması ve insanca çalışma koşullarının yaratılması için sokakta hakkını arıyor.

Polisin tüm terörüne rağmen, tekstil işçilerinin baş eğmez direnişi sürüyor. Bengalli genç kadınlar küreselleşmenin kendilerine dayattığı kadere razı olmamakta kararlılar.
(İbrahim Varlı www.birgun.net)





Romeo - Juliet. La Haine (hate)


Romeo et Juliette / La Haine from tomrukcan on Vimeo.

U.M.





"Üzgün olmaktansa, öfkeli olmayı yeğlerim..."



Büyü de büyü.... 13 Aralık 1980



Büyüde baban sana, büyüde büyü
Acılar alacak yokluklar alacak büyüde baban sana
Büyüde baban sana, büyüde büyü
Baskılar işkenceler, kelepçeler, gözaltılar, zindanlar alacak
Büyüde baban sana, büyüde büyü
Acılar alacak yokluklar alacak büyüde baban sana
Büyüde baban sana, büyüde büyü
Büyüyüpte onyedine geldiğinde babana sana idamlar alacak



Born to touch your feelings..



i was born from the sound of the strings
for someone to give everything
to be a song just for your feeling

close your eyes and i'll try to get in
to waken your heart like the sping
'cause i was born to touch your feelings

steal the time, take a song and be glad
be free as the birds, don't be sad
your time will come, i'll make you feel it
you're still young like the sun after rain
follow the light it's not in vain
and you will see i'll touch your feelings

you've got your songs
they are everyday for awhile
just the only way to feel all right
you've got your songs
they are everyday for awhile
just the only way to feel all right
you were born just to lose or to win
to be someone's chime in the wind
to live between your mind and feelings
find your way, check it out
learn each day
follow the light, it's not in vain
and you will see i'll touch your feelings

you've got your songs
they are everyday for awhile
just the only way to feel all right
you've got your songs
they are everyday for awhile
just the only way to feel all right

i was born from the sound of the strings
for someone to give everything
to be a song just for your feeling
i was born from the sound of the strings
for someone to give everything
to be a song just for your feeling


Pando/mim

Başlığı sevgili Momentos'tan çaldım, hoşgörüsüne sığınarak. Bu mim ne menem bişeyse ben var bilmemek henüz. Fekat, blog dünyasının hırçın kızı GWTRB cevaplaması ricasıyla bir pando/mim açıyorum burda. Eh, tomrukcanın açacağı mim de bu kadar olur.

Evet, mim konusu : "siniklik" (sinizm). Konu hakkındaki fikirlerini giriş, çelişme ve yokuş olarak yazmasını bekleyelim bakalım, ne olacak... :)

Listen...



 "Listen.
there are times when life calls out for a change.
a transition.
like the seasons.
our spring was wonderful, but summer is over now and we missed out on autumn.
and now all of a sudden, it's cold, so cold that everything is freezing over.
our love fell asleep, and the snow took it by surprise.
but if you fall asleep in the snow, you don't feel death coming.
take care "




Türkçesini de yazalım, tam olsun :

Dinle!
hayatın değişim için seslendiği zamanlar vardır.
Tıpkı mevsimler gibi

İlkbaharımız harikaydı,
ama yaz bitti.
Sonbaharı da kaçırdık.


Ve şimdi her şey soğuk,
Her şey çok soğuk,
her şey donmaya başladı.
Aşkımız uykuya daldı
ve kar,
bize sürpriz yaptı.
Karların içinde uyuya kaldı,
ve ölüm yaklaşıyor.

Kendine iyi bak.


Kim söylemişse, güzel söylemiş...

Bu Yürek Yarası from tomrukcan on Vimeo.

Televizyon : Öldüren Eğlence


Televizyon : Öldüren Eğlence
(Gösteri Çağında Kamusal Söylem)
Neil Postman. Ayrıntı Yayınları
Çeviren : Osman Akınhay

Gözümüzü 1984'e dikmiştik. O yıl gelip de kehanet gerçekleşmeyince sağduyu sahibi Amerikalılar kendilerine usul usul övgüler düzdüler. Liberal demokrasinin kökleri sağlam çıkmıştı. Terör her yere sıçrasa da Orwell’cı kabuslar en azından bize uğramamıştı.

Oysa Orwell’ın uğursuz öngörüsünden başka bir öngörü daha bulunduğunu unutmuştuk: Bu değişik kehanet, Aldous Huxley'in biraz daha eski, biraz daha az bilinen, ancak aynı derecede ürkütücü olan Brave New World’uydu. (Cesur Yeni Dünya, çev. Ender Aral, Yılmaz Y., 1989). Okumuş insanlar arasında bile yaygın olan inancın tersine, Huxley ile Orwell’ın kehanetleri aynı şeye ilişkin değildi Orwell’ın uyarısı, dıştan dayatılan bir baskının bize boyun eğdireceği yönündedir. Huxley'in görüşüne göre ise insanları özerklikleri, olgunlukları ve tarihlerinden yoksun bırakmak için Büyük Birader 'e gerek yoktur. Huxley'e göre, insanlar süreç içinde üzerlerindeki baskıdan hoşlanmaya, düşünme yetilerini dumura uğratan teknolojileri yüceltmeye başlayacaklardır.
Orwell kitapları yasaklayacak olanlardan korkuyordu. Huxley'in korkusu ise kitapları yasaklamaya gerek duyulmayacağı, çünkü artık kitap okumak isteyecek kimsenin kalmayacağı şeklindeydi. Orwell bizi enformasyonsuz bırakacak olanlardan, Huxley pasifliğe ve egoizme sürükleyecek kadar enformasyon yağmuruna tutacak olanlardan korkuyordu. Orwell hakikatin bizden gizlenmesinden, Huxley hakikatin umursamazlık denizinde boğulmasından korkuyordu. Orwell tutsak bir kültür haline gelmemizden, Huxley duygu sömürüsüne dayanan içki âlemleri ve tek başına iple asılı bir tenis topuyla oyalanmak gibi şeylerle ömür tüketen önemsiz bir kültüre dönüşmemizden korkuyordu. Huxley'in Brave New World Revisited'de belirttiği gibi, tiranlığa karşı direnmek üzere daima tetikte bekleyen kamusal özgürlükçüler ile rasyonalistler, "insanın neredeyse sonsuz olan eğlenme açlığı"nı hesaba katamamışlardı. Huxley, Orwell'ın 1984'ünde insanların acı çekerek denetlendiğine dikkat çekerken; Brave New World'da insanlar hazza boğularak denetlenmektedirler. Kısacası Orwell bizi nefret ettiğimiz şeylerin mahvetmesinden korkarken, Huxley bizi sevdiğimiz şeylerin mahvedeceğinden korkuyordu.

Bu kitap, Orwell'in değil, Huxley'in haklı olduğu düşüncesiyle yazılmıştır.
(Kitabın önsözünden alıntıdır)


Saman Sarısı...



seher vakti habersizce girdi gara ekspres kar içindeydi
ben paltomun yakasını kaldırmış perondaydım
peronda benden başka da kimseler yoktu
durdu önümde yataklı vagonun pencerelerinden biri perdesi aralıktı
genç bir kadın uyuyordu alaca karanlıkta alt ranzada
sacları saman sarısı kirpikleri mavi
kırmızı dolgun dudaklarıysa şımarık ve somurtkandı
üst ranzada uyuyanı göremedim
habersizce usulcacık çıktı gardan ekispires
bilmiyorum nereden gelip nereye gittiğini
baktım arkasından
üst ranzada ben uyuyorum
Varşova’da Bristol Oteli’nde
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığım yoktu
oysa karyolam tahtaydı dardı
genç bir kadın uyuyor başka bir karyolada
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
ak boynu uzundu yuvarlaktı
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
oysa karyolası tahtaydı dardı
vakit hızla ilerliyordu yaklaşıyorduk gece yarılarına
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığımız yoktu

iniyorum merdivenleri dördüncü kattan
asansör bozulmuş yine
aynaların içinde iniyorum merdivenleri
belki yirmi yaşındayım belki yüz yaşındayım
vakit hızla ilerliyordu yaklaşıyorduk gece yarılarına
Üçüncü katta bir kapının ötesinde bir kadın gülüyor
sağ elimde kederli bir gül açıldı ağır ağır
Kübalı bir balerinle karşılaştım ikinci katta karlı pencerelerde
taze esmer bir yalaza gibi geçti alnımın üzerinden
Şair Nikolas Gilyen Havana’ya döndü çoktan
yıllarca Avrupa ve Asya otellerinin hollerinde oturup içtikti
yudum yudum şehirlerimizin hasretini
iki şey var ancak ölümle unutulur
anamızın yüzüyle şehrimizin yüzü

kapıcı uğurladı beni gocuğu geceye batık
yürüdüm buz gibi esen yelin ve neonların içinde yürüdüm
vakit hızla ilerliyordu yaklaşıyordum gece yarılarına
çıktılar önüme ansızın
oraları gündüz gibi aydınlıktı ama onları benden başka gören olmadı
bir mangaydılar
kısa konçlu çizmeleri pantolonları ceketleri
kolları kollarında gamalı haç işaretleri
elleri ellerinde otomatikleri vardı
omuzları miğferleri vardı ama başları yoktu
omuzlarıyla miğferlerinin arası boşluktu
hatta yakaları boyunları vardı ama başları yoktu
ölümlerine ağlanmayan askerlerdendiler
yürüdük
korktukları hem de hayvanca korktukları belli
gözlerinden belli diyemem
başları yok ki gözleri olsun
korktukları hem de hayvanca korktukları belli
belli çizmelerinden
korku belli olur mu çizmelerden
oluyordu onlarınki
korkularından ateş etmeğe de başladılar artsız arasız
bütün yapılara bütün taşıt araçlarına bütün canlılara
her sese her kımıltıya ateş ediyorlar
hatta Şopen Sokağı’nda mavi balıklı bir afişe ateş ettiler
ve kurşun seslerini benden başka duyan yok
ölüler bir SS mangası da olsa ölüler öldüremez
ölüler dirilerek öldürür kurt olup elmanın içine girerek
ama korktukları hem de hayvanca korktukları belli
bu şehir öldürülmemiş miydi kendileri öldürülmeden önce
bu şehrin kemikleri birer birer kırılıp derisi yüzülmemiş miydi
derisinden kitap kabı yapılmamış mıydı, yağından sabun saçlarından sicim
ama işte duruyordu karşılarında gecenin ve buz gibi esen
yelin içinde sıcak bir francala gibi
vakit hızla ilerliyordu yaklaşıyordum gece yarılarına
Belveder yolunda düşündüm Lehlileri
kahraman bir mazurka oynuyorlar tarihleri boyunca
bana ilk ve belki de son nişanımı bu sarayda verdiler
tören memuru açtı yaldızlı ak kapıyı
girdim büyük salona genç bir kadınla
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
ortalıkta da ikimizden başka kimseler yoktu
bir de akvareller bir de incecik koltuklar kanepeler bebek evlerindeki gibi
ve sen bundan dolayı
bir resimdin açık maviye çizilmiş belki de bir taş bebektin
belki bir pırıltıydın düşünden damlamış sol mememin üstüne
uyuyordun alaca karanlıkta alt ranzada
ak boynun uzundu yuvarlaktı
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığın yoktu
ve iste Kira Kof şehrinde kapris barı
vakit hızla ilerliyor gece yarılarına yaklaşıyoruz
ayrılık masanın üstündeydi kahve bardağınla limonatamın arasında
onu oraya sen koydun
bir tas kuyunun dibindeki suydu
bakıyorum eğilip
bir koca kişi gülümsüyor bir buluta belli belirsiz
sesleniyorum
seni yitirmiş geri dönüyor sesimin yankıları
ayrılık masanın üstündeydi cigara paketinde
gözlüklü bir garson getirdi onu ama sen ısmarladın
kıvrılan bir dumandı gözlerinin içinde senin
sigaranın ucunda senin
ve hoşça kal demeğe hazır olan avucunda
ayrılık masanın üstündeydi dirseğini dayadığın yerdeydi
aklından geçenlerdeydi ayrılık
benden gizlediklerinde gizlemediklerinde
ayrılık rahatlığındaydı senin
senin güvenindeydi bana
büyük korkundaydı ayrılık
birdenbire kapın açılır gibi sevdalanmak birilerine ansızın
oysa beni seviyorsun ama bunun farkında değilsin
ayrılık bunu fark etmeyişindeydi senin
ayrılık kurtulmuştu yerçekiminden ağırlığı yoktu tüy gibiydi
diyemem tüyün de ağırlığı var ayrılığın ağırlığı yoktu
ama kendisi vardı
vakit hızla ilerliyor gece yarıları yaklaşıyor bize
yürüdük yıldızlara değen ortaçağ duvarlarının karanlığında
vakit hızla akıyordu geriye doğru
ayak seslerimizin yankıları sarı sıska köpekler gibi geliyordu
ardımızdan koşuyordu önümüze
Yegelon Üniversitesi’nde şeytan taşlara tırnaklarını batıra batıra dolaşıyor
bozmağa çalışıyor Kopernik'in Araplardan kalma usturlabını
ve pazar yerinde bezzazlar çarşısının kemerleri altında roka
ene rol oynuyor katolik öğrencilerle
vakit hızla ilerliyor gece yarılarına yaklaşıyoruz
vuruyor bulutlara kızıltısı nova huta'nın
orda köylerden gelen genç isçiler madenle birlikte
ruhlarını da alev alev döküyor yeni kalıplara
ve ruhların dökümü madenin dökümünden bin kere zordur
Meryem ana kilisesinde çan kulesinde saat başlarını çalan
borazan gece yarısını çaldı
ortaçağdan gelen çığlığı yükseldi
şehre yaklaşan düşmanı verdi haber
ve sustu gırtlağına saplanan okla ansızın
borazan iç rahatlığıyla öldü
ve ben yaklaşan düşmanı görüp de haber veremeden
öldürülmenin acısını düşündüm
vakit hızla ilerliyor gece yarıları ışıklarını yeni söndürmüş
bir vapur iskelesi gibi arkada kaldı




seher vakti habersizce girdi gara ekispires
yağmurlar içindeydi Pırag
bir gölün dibinde gümüş kakma bir saatti
kapağını açtım
içinde genç bir kadın uyuyor camdan kuşların arasında
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
kapadım kapağı yükledim sandığı yük vagonuna
habersizce usulcacık çıktı gardan ekispires
yağmurlar içindeydi Pırag
sen yoksun
uyuyorsun alaca karanlıkta alt ranzada
üst ranza bomboş
sen yoksun
yeryüzünün en güzel şehirlerinden biri boşaldı
içinden elini çektiğin bir eldiven gibi boşaldı
söndü artık seni görmeyen aynalar nasıl sönerse
yitirilmiş akşamlar gibi viltava suyu akıyor köprülerin altından
sokaklar bomboş
bütün pencerelerde perdeler inik
tramvaylar bomboş geçiyor
biletçileri vatmanları bile yok
kahveler bomboş
lokantalar barlar da öyle
vitrinler bomboş
ne kumaş ne kristal ne et ne şarap
ne bir kitap ne bir şekerleme kutusu
ne bir karanfil
şehri duman gibi saran bu yalnızlığın içinde bir koca kişi
yalnızlıkta on kat artan ihtiyarlığın kederinden
silkinmek için lejyon erler köprüsü’nden martılara ekmek atıyor
gereğinden genç yüreğinin kanına batırıp
her lokmayı
vakitleri yakalamak istiyorum
parmaklarımda kalıyor altın tozları hızlarının
yataklı vagonda bir kadın uyuyor alt ranzada
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
elleriyse gümüş şamdanlarda mumlardı
üst ranzada uyuyanı göremedim
ben değilim bir uyuyan varsa orda
belki de üst ranza boş
Moskova’ydı üst ranzadaki belki
duman basmış leh toprağını
Birest'i de basmış
iki gündür uçaklar kalkıp inemiyor
ama trenler gelip gidiyor bebekleri akmış gözlerinin içinden geçiyorlar
Berlin'den beri kompartımanda bir başımayım
karlı ovaların güneşiyle uyandım ertesi sabah
yemekli vagonda kefir denen bir çeşit ayran içtim
garson kız tanıdı beni
iki piyesimi seyretmiş Moskova'da
garda genç bir kadın beni karşıladı
beli karınca belinden ince
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
tuttum elinden yürüdük
yürüdük güneşin altında karları çıtırdata çıldırta
o yıl erken gelmişti bahar
o günler çoban yıldızına haber uçurulan günlerdi
Moskova bahtiyardı bahtiyardım bahtiyardık
yitirdim seni ansızın Mayakovski Alanı'nda yitirdim ansızın
seni oysa ansızın değil çünkü önce yitirdim
avucumda elinin sıcaklığı senin sonra elinin
yumuşak ağırlığını yitirdim avucumda sonra elini
ve ayrılık parmaklarımızın birbirine ilk değişinde başlamıştı çoktan
ama yine de ansızın yitirdim seni
asfalt denizlerinde otomobilleri durdurup baktım içlerine yoksun
bulvarlar karlı
seninkiler yok ayak izleri arasında
botlu iskarpinli çoraplı çıplak senin ayak izlerini birde tanırım
milisyonerlere sordum
görmediniz mi
eldivenlerini çıkarmışsa ellerini görmemek olmaz
elleri gümüş şamdanlarda mumlardır
milisyonerler büyük bir nezaketle karşılık veriyor
görmedik
istanbul’da saray burnu akıntısını çıkıyor bir römorkör
ardında üç mavna
gaf ediyor da vah vak ediyor da martı kuşları
seslendim mavnalara kızıl meydandan römorkörün
kaptanın seslenemedim çünkü makinesi öyle
gümbürdüyordu ki sesimi duyamazdı yorgundu da
kaptan ceketinin düğmeleri de kopuktu
seslendim mavnalara kızıl meydandan
görmedik
girdim giriyorum Moskova’nın bütün sokaklarında bütün kuyruklara
ve yalnız kadınlara soruyorum
yün başörtülü güler yüzlü sabırlı sessiz kocakarılar
al yanaklı kopça burunlu tazeler şapkaları yeşil kadife
ve genç kızlar tertemiz sımsıkı gayetle de şık
belki korkunç kocakarılar bezgin tazeler
şapşal kızlar da var ama onlardan bana ne
güzeli kadın milleti erkeklerden önce görür ve unutmaz
görmediniz mi
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
kara paltosunun yakası ak ve sedef düğmeleri kocaman
Prag’da aldı
görmedik
vakıalarla yarışıyorum bir onlar öne geçiyor bir ben
onlar öne geçince ufalan kırmızı ışıklarını görmez olacağım diye ödüm kopuyor
ben öne geçtim mi ışıldakları gölgemi düşürüyor yola gölgem
koşuyor önümde gölgemi yitireceğim diye de bir telaştır alıyor beni
tiyatrolara konserlere sinemalara giriyorum
Bolşoy'a gitmedim bu gece oynanan operayı sevmezsin
Kalamış’ta balıkçının meyhanesine girdim
ve Sait Faik’le tatlı tatlı konuşuyorduk ben hapisten
çıkalı bir ay olmuştu onun karaciğeri sancılar içindeydi
ve dünya güzeldi
lokantalara giriyorum estirt orkestraları yani cazları ünlülerin
sırmalı kapıcılara bahşiş sever dalgın garsonlara
gardıroptakilere ve bizim mahalle bekçisine soruyorum
görmedik
çaldı gece yarısını Stirasnoy Manastırı'nın saat kulesi
oysa manastır da kule de yıkıldı çoktan
yapılıyor şehrin en büyük sineması oralarda
oralarda on dokuz yaşıma rastladım
birbirimizi birde tanıdık
oysa birbirimizin yüzünü görmüşlüğümüz yoktu
fotoğraflarımızı bile
ama yine de birbirimizi birde tanıdık şaşmadık el sıkışmak istedik
ama ellerimiz birbirine dokunamıyor aramızda kırk yıllık zaman duruyor
uçsuz bucaksız donmuş duruyor bir kuzey denizidir
ve Stirasnoy Alanı'na şimdi Puşkin alanı kar yağmağa başladı
üşüyorum hele ellerim ayaklarım
oysa yün çoraplıyım kunduralarımla eldivenlerim kürklü
çorapsız olan oydu bezle sarmış postallarında ayaklarını
elleri çıplak
ağzında ham bir elmanın tadı dünya
on dördünde bir kız memesi sertliği avuçlarındaki
gözünde türkülerin boyu kilometre ölümün boyu bir karış
ve haberi yok başına geleceklerin hiçbirinden
onun başına gelecekleri bir ben biliyorum
çünkü inandım onun bütün inandıklarına
sevdim seveceği bütün kadınları
yazdım yazacağı bütün şiirleri
yattım yatacağı bütün hapislerde
geçtim geçeceği bütün şehirlerden
hastalandım bütün hastalıklarıyla
bütün uykularını uyudum gördüm göreceği bütün düşleri
bütün yitireceklerini yitirdim
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
kara paltosunun yakası ak ve sedefli düğmeleri koskocaman
görmedim
on dokuz yaşım Beyazıt Meydanı’ndan geçiyor çıkıyor
kızıl meydanca Konkord'a iniyor Abidin'e
rastlıyorum da meydanlardan konuşuyoruz
evveli gün Gagarin en büyük meydanı dolaşıp döndü
Titof da dolaşıp dönecek hem de on yedi buçuk kere
dolanacak ama daha bundan haberim yok
meydanlarla yapılardan konuşuyoruz Abidin'le tavan arasındaki otel odamda
Sen ırmağı da akıyor Notr Dam'ın iki yanından
ben geceleyin penceremden bir ay dilimiymiş gibi görüyorum
Sen ırmağını rıhtımında yıldızların
bir de genç bir kadın uyuyor tavan arasındaki odamda
Paris damlarının bacalarına karışmış
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
saman sarısı saçları bigudili, mavi kirpikleriyse yüzünde bulut
çekirdekteki meydanla çekirdekteki yapıdan konuşuyoruz Abidin'le
meydanda fırdönen Celalettin'den konuşuyoruz
Abidin uçsuz bucaksız hızın renklerini döktürüyor
ben renkleri yemiş gibi yerim
ve matis bir manavdir kozmos yemişleri satar
bizim Abidin de öyle Avni de Levni de
mikroskopun ve füze lumbuzlarının gördüğü yapılar meydanlar renkler ve şairleri ressamları çalgıcıları onların
hamlenin resmini yapıyor Abidin yüz elliye altmışın meydanlığında
suda balıkları nasıl görüp suda balıkları nasıl avlayabilirsem
öyle görüp öyle avlayabilirim kıvıl kıvıl akan
vakitleri tuvalinde Abidin’in
Sen ırmağı da bir ay dilimi gibi
genç bir kadın uyuyor ay diliminin üstünde
onu kaç kere yitirip kaç kere buldum daha kaç kere yitirip
kaç kere bulacağım
işte böyle işte böyle kızım düşürdüm ömrümün bir
parçasını Sen Irmağına Sen Mişel Köprüsü’nden
ömrümün bir parçası Mösyö Dupon'un oltasına takılacak
bir sabah çiselerken aydınlık
Mösyö Dupon çekip çıkaracak onu sudan Paris'in mavi
suretiyle birlikte ve hiçbir şeye benzetemeyecek
ömrümün bir parçasını ne balığa ne pabuç eskisine
atacak onu Mösyö Dupon gerisin geriye Paris'in suretiyle
birlikte suret eski yerinde kalacak
sen ırmağıyla akacak ömrümün bir parçası büyük
mezarlığına ırmakların
damarlarımda akan kanın hışırtısıyla uyandım
parmaklarımın ağırlığı yok
parmaklarım ellerimle ayaklarımdan kopup havalanacaklar
salına salına dönecekler başımın üstünde
sağım yok solum yok yukarım aşağım yok
Abidin'e söylemeli de resmini yapsın Beyazıt Meydanı’nda
şehit düşenin ve Gagarin yoldaşın ve daha adını sanını
kaşını gözünü bilmediğimiz Titof yoldasın ve ondan
sonrakilerin ve tavan arasında yatan genç kadının

Küba’dan döndüm bu sabah
Küba meydanında altı milyon kişi akı karası sarısı melezi
ışıklı bir çekirdek dikiyor çekirdeklerin çekirdeğini
güle oynaya
sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin
işin kolayına kaçmadan ama
gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini değil
ne de ak örtüde elmaların
ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolanan kırmızı balığınkini
sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin
1961 yazı ortalarında Küba’nın resmini yapabilir misin
çok şükür çok şükür bu günü de gördüm ölsem de gam yemem gayrinin
resmini yapabilir misin üstat
yazık yazık
Havana'da bu sabah doğmak varmışın resmini yapabilir misin
bir el gördüm Havana’nın 150 kilometre doğusunda
deniz kıyısına yakın bir duvarın üstünde bir el gördüm
ferah bir türküydü duvar
el okşuyordu duvarı
el altı aylıktı okşuyordu boynunu anasının
on yedi yaşındaydı el ve Mariya'nın memelerini okşuyordu
avucu nasır nasırdı ve Karayip denizi kokuyordu
yirmi yaşındaydı el ve okşuyordu boynunu altı aylık oğlunun
yirmi beş yasındaydı el ve okşamayı unutmuştu çoktan
otuz yasındaydı el ve Havana’nın 150 kilometre doğusunda
deniz kıyısında bir duvarın üstünde gördüm onu
okşuyordu duvarı

sen el resimleri yaparsın Abidin bizim ırgatların demircilerin ellerini
Kübalı balıkçı Nikolas'ın da elini yap karakalem
kooperatiften aldığı pırıl pırıl evinin duvarında okşamaya
kavuşan ve okşamayı bir daha yitirmeyecek Kübalı
balıkçı Nikolas'ın elini
kocaman bir el
deniz kaplumbağası bir el
ferah bir duvarı okşayabildiğine inanamayan bir el
artık bütün sevinçlere inanan bir el
güneşli denizli kutsal bir el
Fidel’in sözleri gibi
bereketli topraklarda şekerkamışı hızıyla fışkırıp yeşerip ballanan umutların eli
1961'de Küba’da çok renkli çok serin ağaçlar gibi evler
ve çok rahat evler gibi ağaçlar diken ellerden biri
çelik dökmeğe hazırlanan ellerden biri
mitralyözü türküleştiren türküleri mitralyözleştiren el
yalansız hürriyetin eli
Fidel’in sıktığı el
ömrünün ilk kurşunkalemiyle ömrünün ilk kadına
hürriyet sözcüğünü yazan el
hürriyet sözcüğünü söylerken sulanıyor ağızları Kübalıların
bal kutusu bir karpuzu kesiyorlarmış gibi
ve gözleri parlıyor erkeklerinin
ve kızlarının eziliyor içi dokununca dudakları hürriyet sözcüğüne
ve koca kişileri en tatlı anılarını çekip kuyudan yudum yudum içiyor
mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin
hürriyet sözcüğünün resmini ama yalansızının

aksam oluyor Paris’te
nötr dam turuncu bir lamba gibi yanıp söndü ve Paris’in
bütün eski yeni taşları turuncu bir lamba gibi yanıp söndü
bizim zanaatları düşünüyorum şiirciliği resimciliği çalgıcılığı
filan düşünüyorum ve anlıyorum ki
bir ulu ırmak akıyor insan eli ilk mağaraya ilk bizonu çizdiğinden beri
sonra bütün çaylar yeni balıkları yeni su otları yeni tatlarıyla
dökülüyor onun içine ve kurumayan uçsuz bucaksız akan bir o dur
Paris’te bir kestane ağacı olacak
Paris’in ilk kestanesi Paris kestanelerinin atası
İstanbul’dan gelip yerleşmiş Paris’e boğaz sırtlarından
hala sağ mıdır bilmem sağsa iki yüz yaşında filan olmalı
gidip elini öpmek isterdim
varıp gölgesinde yatsak isterdim
bu kitabın vaadini yapanlar yazısını dizenler nakışını basanlar
bu kitabı dükkanında satanlar para verip alanlar alıp da seyredenler
bir de Abidin bir de ben
bir de saman sarısı belası, başımın.

(Nazım Hikmet)

Yalnızsan ara...

Yalnız artık... Çok arıyor hemde...
Cebinde telefon kartı var. Kimi arasan? Yok ki kimsen. Varmış gibi yapmışsın bunca zaman... Hayatının her yerini o bitmiş aşkla nasıl da doldurmuşsun....



(O. Caymaz)




F....s. O....d'e



Sevilmek mi? -öyleyse bırakma yüreğini
Şimdiki yolundan ayrılmaya.
Olduğun herşeyken şimdi,
Olmadığın şey olma.
Böylece kibarlığın, lütfun,
Aşkın güzelliğin, sonsuz bir
Övgü konusu olacak yeryüzünde,
ve aşk-basit bir görev.


Edgar Allan Poe




Mide Ağrısına Gidici Çözümler...





Bizi, hayatımızdakileri mahveden bir ‘suçlu’, bir ‘katil’ ille de var. Onu bulmak hiç zor olmuyor. Bu bazen bir kişi olabiliyor bazense bir şehir. "Bu kadın hayatımı mahvetti", "O şehir herşeyimi altüst etti"... Bu cümleler uzayıp gidiyor. Tam bu kelimelere noktayı koyduktan sonra ve onları aydınlatacak diğer cümlelere geçmeden önce duraklıyoruz. Gözlerimiz uzak anılara kitleniyor. Yutkunuyoruz. Boğazımızdan zor geçiyor anılar. Mideye inince asite dönüşüyor. Mide ağrısını yaşayanlar bilir; sizi esir alır tamamen. Yokmuş gibi davranmanıza izin vermez. Konuşturmaz, uyutmaz. Kıvrandırır. Suçluya karşı olan hıncımızı bile unutturur. Siz onu sakinleştiremezseniz, o sizi delirtir.



Ceren bu şehirden gitmeden önce kafasını toparlamaya çalıştı valizinden önce. Kaçmalıydı. Kurtulmalıydı. Özellikle kendinden. Kendisinden daha tehlikeli gördüğü bir kimse yoktu çünkü. Uzağa, kimsenin onu tanımadığı, onun kimseyi bilmediği, dilini , dinini anlamadığı, geçmişinin olmadığı bir yerde bir gelecek kurmalıydı. Canını acıtanlarla arasına o kadar fazla kilometre, saat farkı ve insan girmeliydi ki unutmalıydı. Unutmak zor olmasın ki yaşamak kolay olsun. "Bana acı verenler yüzünden geldim buralara" diyecekti belki. Suçlayacak birileri olacaktı elbet. Ama şimdi karar verme zamanıydı. Yeni bir sayfa açmalıydı. Sokaklarda tanıdık bir yüz, bir kokuyla yüzleşme ihtimalinin olmadığı, hiç ayak basmadığı kaldırımların hayalini kurdu. Bazen kalbimiz o kadar kırılır ki paramparça olup dağılmak yerine deli gücüyle toparlanırız. Gözümüzü hiçbir şey görmez olur. Sıradan bir günün olağan bir sabahında kalkıp hiç akılda yokken vurup kapıyı gidebiliriz birinin hayatından. Sessiz ve vedasız... Çünkü deli gücü geldiği andan itibaren hiçbir gün sıradan olmayacaktır. Bazen bir vedayı bile haketmez yaşanılanlar. Ya da hiç bitmemiş gibi askıda bırakmak için hayalimizde, vedasız vedalaşırız içimizdekilerle.


İşte böyle gider bir kadın bir adamın hayatından. Deli gibi sevip deliler gibi acı çekmişse özellikle. Çoğu zaman adama göre hiçbir neden yokken ve kadına göre zamanı geçiyorken... Bir deli cesareti ve deli gücüyle... Ortada bir katil bırakmadan. Suçlayacak kimsesi olmasın, yepyeni bir güne mide ağrısı çekmeden gidilebilecek kadar uzaklara gitmek için. Arkasında bıraktıklarına ağlamadan, geride kalanları ağlatmadan. Ceren sessiz ve vedasız gitmeyi tercih etti. Ümitlerinin, hayallerinin katilllerini hapsetti geçmişinin karanlık kutusunda. Suç cezasını böylece buldu. Anılarının karnında şişkinlik yapmasının, midesinde asite dönüşmesinin son bulduğu zamanlar o günlere denk geldi. Boğazına çöken ağırlık içinse boğazından bolca su geçmesi gerektiğini söyledi doktorlar. Ceren bir daha asla geri dönmeyeceğini bilerek çıkıp gitti adamın hayatından. Kapıyı usulca kapattı. Cereyanda kalmasın diye hiçbir şey... (Özge Başak Taneli. www.birgun.net)




Toza Sor...

"uzun parmaklarını aç ve yorgun ruhumu geri ver. ağzınla öp beni çünkü açım ekmeğe. burun deliklerime yitik kentlerin kokusunu üfle ve ellerim unutulmuş bir güney sahilini andıran beyaz gerdanında, ölmeme izin ver. Şu uykusuz gözlerimdeki özlemi al ve bir güz tarlasında uçuşan kırlangıçları besle onunla çünkü seni seviyorum, ve adın dönmeyen sevgilisi için son nefesini verirken gülümseyen cesur prensesin adı kadar kutsal.."

'Sevilen kişinin varlığının verdiği sevinci bile doya doya duymak icin, yalnız olmak gerekir.' (M.Kundera)

Sana Bir Şeyler Olmuş...

sana bir şeyler olmuş ellerin yüzüme değmeyeli
Metris'in içli türküsünü birlikte dinlemeyeli
yüzün solmuş
gözlerine paramparça yıldızlar dolmuş
üşümüşsün sen gülüm
yüreğin buz gibi olmuş görüşmeyeli

sana bir şeyler olmuş nasıl anlatsam
hani yüzüne biraz yaklaşsam küçülen göz bebeklerin
yabancı gibi
içimde kıpırdayan sancı gibi
'yarılıyor yüreklerin' oysa
zehir zemberek düşlerine ayaz vurmuş
saaatin yelkovanı durmuş buralardan geçmeyeli

sana bir şeyler olmuş farkındasın
ellerin tanımıyor ellerimi
seni ne çok sevdiğimi unutmuşsun
bir de yaşlı falcıya verdiğin gizli yemini
papatya fallarını ve Kız Kulesi masallarını
beni Üsküdar'da bir vapurun ardında
kendini sonu yazılmamış acıklı bir romanda unutmuşsun

sana bir şeyler olmuş
sanki yorulmuşsun sanki susamış
sanki şımarık bir sarmaşık gibi
boynuna dolanmış duyguların
uykuların dökülmüş dizlerinin önüne
geceye ve gün dönümüne verdiğin kurbanların

boynu bükülmüş
sanki biraz üzülmüşsün
hayaline kırlangıçlar düşmeyeli

sana bir şeyler olmuş korkuyorsun
Metris gibi içli
Urfa Dağları gibi yanık okuyorsun kaderi
kederi zehir gibi sokuyorsun içime
en çocuksu yönüme lanetler okuyorsun
gözlerin af dilerken
sen karanlık kokuyorsun

sana bir şeyler olmuş
Karadeniz gibi hırçın bakışmaların
adım atışlarının bileği burkuk
gözlerin kan çanağı yüreğin soluk
yıkık dökük hislerinle boğuşuyor gibisin
seni ne çok sevdiğimden hala emin değilsin

seni böyle sevmeseydim
incir çekirdeği yalanların dokunmazdı içime
rüyayı gerçek sananların
kalbi kırılmış hali
bu denli yakışmazdı yüzüme

sen benim en kuytu gizlimde saklımdasın
sen benim... ölüm gibi aklımdasın

'Şu Metrisin Önü Bir Uzun Alan
Bir Tek Seni Sevdim Gerisi Yalan'


Mükerrem Suna Varol
Aşkın Güngör'ün Sesli Düşünüyorum Deposundan




Veda Vakti...



Chi Mai from Ennio Morricone

Off ki offf... Nasıl güzel çalıyor... Su gibi akıyor....



Katica Illenyi - Chi Mai from Ennio Morricone from tomrukcan on Vimeo.

Zagor'un evli hali

Sevgili HK bir önceki yazıya eklediği yorumlarda Zagor'un birbirinden farklı çizimlerinden bahsetmişti. Benim de aklıma geçenlerde okuduğum bir macerasında  Zagor'un Evli Hali geldi. Zagor'un Kadınları'nı biliyorduk ama gelin olduğu halini hiç bilmiyorduk. Evet, ben de şaşırdım bu duruma. Ama görüleceği üzere, Zagor öyle vur eline al ekmeğini bir gelin değil. Adamı iki dakkada paketliyor :)



i'm a fool to want you....

i'm a fool to want you
i'm a fool to want you
to want a love that can't be true
a love that's there for others too


i'm a fool to hold you
such a fool to hold you
to seek a kiss not mine alone
to share a kiss that devil has known

time and time again i said i'd leave you
time and time again i went away
but then would come the time when i would need you
and once again these words i had to say


take me back, i love you
...i need you
i know it's wrong, it must be wrong
but right or wrong i can't get along
without you.........



salağın tekiyim, seni istediğim için
salağın tekiyim, seni istediğim için
gerçek olamayacak bir aşkı
başkalarına da sunulan bir aşkı
istediğim için


salağın tekiyim, sana sarıldığım için
salağın önde gideniyim, sana sarıldığım için
sadece bana ait olmayan bir öpüşü aradığım
şeytanın bile bildiği bir öpüşü paylaştığım için

her seferinde seni terk edeceğimi söylüyorum
her seferinde kaçıp gidiyorum
ama yine her seferinde sana ihtiyacım oluyor
ve bir kez daha aynı sözcükleri söylemek zorunda kalıyorum

sana dönmeme izin ver, seni seviyorum
sana dönmeme izin ver, sana ihtiyacım var
biliyorum yanlış bu, yanlış olmalı
doğru ya da yanlış, bilmiyorum
ben sensiz yapamıyorum.

(tercümesi ekşicilerden alıntıdır)

Aşkın Kederi

Isil German - Askin Kederi from tomrukcan on Vimeo.

Stalker




Yönetmen : Andrei Tarkovsky
Senarist    : Arkadi Strugatsky / Boris Strugatsky
Oyuncular :
Alexander Kaidanovsky
Anatoli Solonitsyn
Nikolai Grinko

Yapım yılı :  Ağustos 1979, Rusya
Süre  : 163 dk.

Yakın zamanda seyrettiğim filmlerden biri Stalker. Hakkında hiç bir ön okuma yapmadan, sadece bir makalede adı geçtiği için merak etmiştim. Ve fakat gördüm ki, hiç te öyle kuruyemiş, patlangaçlı mısır yiyerek izlenecek bir film değil. 2.5 saat süren filmde, gözünüzü ayırsanız detay kaçacak bir film. Diğer yandan, planlar öyle uzun ki. Uzun ama, öyle dakikalarca değişmeyen soap opera planlarından değil elbette. Oyuncuların sanırım ustalığı da burada bir kez daha karşımıza çıkıyor. O kadar uzun planı, seyirciyi sıkmadan, dikkati kaybettirmeden, (eğer bu ezberse, nasıl bir ezberdir?) ve de sağlam repliklerle oynamak, herhalde her babayiğidin harcı değildir.  Her 60 saniyede bir plan değişen "hareketli", "action" filmlere meraklı kimi izleyiciye sıkıcı gelebilir ... 


Konusu kısaca şöyle : (vikipedia'dan)

"Film üç adamın (yazar, bilim adamı ve iz sürücü) Bölge`ye (Zone) yolculuğunu ve Bölge`de yaşadıklarını anlatır. Bölge`ye girmek yasaktır, çünkü Bölge insanın girdiği zaman en içteki dileğini gerçekleştirdiğine inanılan bir odaya sahiptir. Filmin başrol oyuncuları; iz sürücü rolünde Alexander Kaidonovsky, yazar rolünde Anatoly Solonitsyn ve profesör rolünde Nikolai Grinko`dur. Alice Friendlich`de İz Sürücü`nün karısı rolündedir."



Filmde aklıma takılan mesela ilginç bir nokta var. Başlarda, bir kadın da yolculuğa çıkan bu guruba katılmak istiyordu. Ancak Stalker  onu kovuyordu. Filmdeki isimlerinden müstesna "profesör" ve "yazar" karakterleri muhtemelen gerçek hayatta aydın diyeceğimiz, toplumun önde giden, öncü olan karakterlerleri temsil ediyordu. Ee, peki içlerinden neden biri bir kadın olmadı? Üstelik gelmek isteyen o kadını da kovuyor Stalker. Yönetmenin (veya yazarın) buradaki amacı ne olaki? Neye gönderme yapıyor acaba? Cennetten elma yüzünden kovulan kadın metaforu ile bir bağlantısı var mı ola acep? sorular, sorular... Neyse, ben bir kez daha izleyeceğim...

Anjelika Akbar


Son günlerde rastlantı eseri keşfettiğim bir piyanist, Anjelika Akbar. Şöyle bir özgeçmişine baktım da, doğuştan yetenekli olmak böyle bir şey olsa gerek... Kendi web sitesinde aşağıdaki özgeçmişi yayınlamışlar...
11 albüm çıkarmış şimdiye kadar... 400 den fazla bestesi varmış....Irgalanmak, ilgilenmekte fayda var diye düşündüm...


"Anjelika Akbar Kazakistan’da, müzisyen ve filozof bir baba ile yine müzisyen bir anneye sahip olarak dünyaya geldi. 2,5 yaşında nota biliyor ve piyano çalabiliyordu. Moskova Devlet Konservatuarı hocası ve Çin Harbin Konservatuarı’nın kurucularından V. Lipovetsky ilk ustası oldu. 4 yaşındayken Mutlak Kulak yeteneği fark edilen Anjelika Akbar, 4,5 yaşında Moskova Devlet Konservatuarı öğretim üyelerinin dikkatini çekti ve aynı konservatuarın bünyesindeki, harika çocukların okuduğu okula kabul edildi. Eğitimine bu okulun Taşkent şubesinde devam etti. (Üstün yetenekli öğrenciler için 11 yıl eğitim veren Uspensky Devlet Müzik Okulu). Okul öğrencilerinden dünyaca ünlü Alexei Sultanav ve Stanislav Yudenich gibi, Anjelika Akbar da en iyi öğrenciler arasında yerini aldı.



11 yıl süren piyano ve bestecilik eğitimini tamamladıktan sonra 5 yıllık eğitim göreceği Taşkent Devlet Konservatuarı’na başladı. Prof. Berlin ve Prof. Yanovsky ile beste ve orkestrasyon; Prof. L. Pluşenko ile piyano ve ünlü organist T. Levina ile de Org çalışmaları yaparak eğitimini tamamladı.
Ardından Rusya Besteciler Kurulu, Anjelika Akbar’ı ‘’En İyi Genç Besteci’’ olarak seçti. Rusya Besteciler Kurulu, müziğin eşsiz rolünü çok iyi algılayan insanlardan oluşan ve topluma uzanacak müzikaliteyi korumak adına hizmet veren bir kuruldu. Anjelika Akbar, 2006 yılında bu kurulun Ukrayna şubesine üye oldu (kurula üye olmak, aynı zamanda Kültür Bakanlığı’nın ‘’Onur Sanatçısı‘’ unvanına sahip olmak anlamına geliyor)."


YOKSULLARIN ARABESKİ: KEDER VE İSYAN

Esengül daha ölmemişti. İstanbul’un sabahçı kahvelerinde ve genç kızların doldurduğu konfeksiyon atölyelerinde onun şarkısı söylenirdi:

“Bir yoksula rastladım yol kenarında
Uzanmış yatıyordu boylu boyunca
Kan içinde her yanı...”




Arabeskin, yoksulların ve garibanların malı olduğu zamanlardı. Her çağın kendi ruhu ve ifadesi varsa, kentlerde sığıntı gibi yaşayanların dili arabeskti. Geleceğe dair belirsizlik ve korku her yerdeydi. İnsanlar nasıl bir dünyaya doğduklarını bilemiyordu. Yapabildikleri tek şey, kendi hayatlarını hançereyi yakan seslere bırakmaktı. Bunun adı arabeskti, daha ilerisini göremiyorlardı.

Köy yollarından gelerek, şehirlerin eteklerine sahipsiz çocuklar gibi tutunmuşlardı. Yoksulların hicretiydi bu. Bir kimsesizlikten gelip başka bir kimsesizliğe gidiyorlardı, ama ellerinden tutacak bir peygamberleri yoktu.

Batsın tabii ki bu dünya, sevenler bahtiyar olmuyorsa, bin kez batsın. Kalpsiz bir dünyanın ıstırabıydı arabesk, yalnız kalmış ruhların feryadıydı. Ekmekler ve kalpler her gün daha da küçüldüğünde, Esengül bin kez haykırırdı:

“Dedim ey yoksul seni çok dövmüşler nasıl dayandın
Dedi yâr karşımdaydı acı duymadım.”




Sevmek, bütün hayatın sevgilinin soluğuyla dolu olduğunu hissetmektir. Her acıya dayanılır o zaman. Çarmıhta bir mazlumun ve Kerbela çölünde bir masumun acısını lime lime kendi etinde taşır gibi dayanır yoksullar ve aşıklar. Kimse onların acısının, umutsuzluk taşıdığını söyleyemez. Aksini düşünenler, keder ile umutsuzluğu aynı şey sananlardır.

Arabeskin çölüne düşenler, bütün bir insanlığın acısını kendileriyle taşır. Bu çölün dehşet yalnızlığı evde, işte ve okulda herkesin koynunda durur. Sokaktaki her yüzde okunabilir. İnsanlar yoksul yaşar, kalabalıkta dolaşır, başka hayatların ihtişamına imrenirler. Basit düşünür, bulabildiklerini giyinirler. Onların müziği de yoksul ve sanki bulabildikleri giysileri gibidir. Yamalarla bezelidir. Bu yüzden şehrin temiz çocukları arabeske kötü der, onu kenar mahallenin yoksul çocuğu gibi dışlarlar. Şimdilerde bu yoksul müzik zenginlerin mahallesine girmiş olsa bile, bazen haddi bildirilir, geldiği yer suratına aşkedilen tokatla ona hatırlatılır. Piyasanın çeşnilerinden biri haline gelmiş olması onun kökenini unutturmaz.

Arabesk müziğin hor görülmesi, onun bağrında taşıdığı hafızayla ilgilidir. “Doğu” tınıları dolu bir müzik olan arabeskin üzerine üstünkörü “kötü” damgası vurulunca, meselenin bizim yakıcı geçen yüzyıllık modernleşme ve batılılaşma sürecimizle de bir ilgisi olduğu görülür. Cumhuriyet için, ülkenin içinde bulunduğu bataktan çıkmanın yolu, eski saltanat yapısından ve dinsel idareden kurtulmaktı. Ama bununla yetinmeyip, geçmişe ait her kültürel değerin lanetlenmesi, dönemin karakteri oldu. Doğu’yu tümüyle kangren olmuş bir kol gibi kesip atan ve bütün dermanı Batı kültüründe arayan bu aksak modernleşmenin bir sonucu olarak “arabi” olan her şey aşağılandı. Mısır filmlerinin, hatta bir dönem radyoda türk müziğinin bile yasaklanması, bu zihniyetin sonucuydu. Bugün arabeski aşağılayan şehirlilerin “yüksek zevk” anlayışı, geçmişini “unutarak aşmaya” çalışan ama tarihin basamaklarında her zaman tökezlemeye mahkum olan toplumların kaderini paylaşır.

Geçmişi bugüne taşıyan hafıza daima canlıdır. Hafıza, Kürtçede “bîr” demektir. Diğer anlamı, özlem ve hasrettir. Arabesk, toplumun kadim ruhunun açığa çıktığı hafıza ve hasret çatlaklarından biridir. Onun yerini ne eski zamanın marşları, ne yeni dönemin ilahileri, ne de batı müzikleri tutabilir.

Kazancakis, El Greco’ya Mektuplar adlı kitabında bir gün yolda rastladığı bir papazdan söz eder. Papaz, elindeki yeşil yaprağa bakıp ağlamaktadır. Kazancakis, neden ağladığını sorar. Papaz, “Yaprağın üzerinde, çarmıha gerilen İsa’yı görüyorum” der. Sonra yaprağın diğer tarafını çevirir ve gülmeye başlar. Kazancakis “Şimdi niye gülüyorsun?” diye sorar. Papaz, “Şimdi İsa’nın yeniden dirildiğini görüyorum” der.

Arabeskin bir yanında çarmıha gerilen aşıkların, garibanların ve alt tabakadakilerin kederi vardır. Ama diğer yanında, öfke, itiraz ve isyan yer alır. Bütün mesele, bu yaprağı çevirip öbür tarafına da bakmayı bilmektir. Yunan şehirlerindeki gariplerin müziği rebetiko ve Portekizlilerin “arabi desenli” fado müziği gibi, bizim arabeskimiz de kalbi kırık mazlumların soylu onurunu taşır.

Melâli anlamayan nesle aşina değiliz, demişti şair. Kalp sıkıntısını ve hüznü bilmeyenler bizden değildir. Keder ile isyanın süt kardeş olduğuna inanmayanlar bizden değildir. Çıplak ayaklıların, yüzü jiletlilerin ve eli nasırlıların soluğunda gizlidir her şey: Keder ve İsyan!
(Burhan Sönmez http://www.birgun.net/)


Libertarias...




İzlemeyi planladığım sıradaki film :

LIBERTARIAS

Yönetmen : Vicente Aranda
Senaryo : Vicente Aranda / José Luis Guarner
Görüntü Yönetmeni : José Luis Alcaine / Juan Amorós
Müzik : José Nieto






Yaz, 1936
18 Temmuz
İspanya Ordusu,
Cumhuriyetçi Hükümete baş kaldırıyor.


19 Temmuz.
Halkın kahramanca
mücadelesi sayesinde...
...Barselona ve Madrid'de
ordu yenilgiye uğratılıyor.


20 Temmuz.
Kitleler devrimci bir
hükümet talep ediyor.
Yasal hükümet
durumu kontrol edemiyor.


21 Temmuz.
İspanya İç Savaşı başlıyor...
...son idealist savaş...
...imkânsızı gerçekleştirmek için
mücadele eden insanların...
...son "Ütopya" düşü.


Film yukarıdaki satırlar ile başlıyor. “İnsanların son ütopya düşü”. İnanmış insanların yaşamlarını bu ütopya için nasıl feda ettiklerini görmek hüzün veriyor... Film de adım adım bu hüznü yaşatıyor. Bu ütopya düşü için yola çıkan kadınlar, ellerinde tüfekleri ile cephede yan yana savaşıyorlar erkeklerle...


Yıllar önce denk geldiğim çağdaş İngiliz şairlerinden John Cornford’un da İspanya iç savaşında öldüğünü biliyordum. Hemde çok genç yaşında. 21 yıllık ömrüne hem de ne çok şey sığdırmış.





   

Türkeçeye çevrilmiş sadece bir şiirini bulabilmiştim. Cevat Çapan’ın “Çağdaş İngiliz Şiiri Antolojisi” kitabında geçiyor. Çeviri de kendisine ait. John Cornford ile ilgili başka hiç bir yerde bir bilgiye denk gelmedim.

Cambridge’de öğrenciyken aşık olduğu Margot Heinemann’a adamış olduğu şiir:


İSPANYA MEKTUBU
(Margot Heinemann’a)
Kalpsiz dünyanın kalbi,
Sevdiğim, senin kaygın
İçimde taşıdığım acı,
Günümü karartan gölge.


Rüzgar çıkıyor akşamüstü,
Belli ki güz yaklaşıyor,
İçimde seni yitirme korkusu,
İçimde bu korkunun korkusu.


Huesca'ya bir mil kala,
Onurumuzun son siperinde,
Sevdiğim, bil ki seni
Taşıyorum can evimde.


Kem talih gücümü tüketir de
Yıkarsa beni toprağa,
Beni olanca iyiliğinle an
Sevdiğim, ne olur unutma.




  
 Bir film, nerden nereye bağladı cümleleri. Son sözü gene şiire bırakalım :


“Gene de yaşıyor aşk,pencere pervazına kazılı bir kelime
Celladın baltasının o garip ürküntüsü içinde...”
(Robert Graves)

Mar Adentro



Film hakkında çok olumlu yazılar var... Bu hafta sonu izleyeceğim...


Yönetmen : Alejandro Amenábar
Senaryo : Alejandro Amenábar , Mateo Gil
Görüntü Yönetmeni : Javier Aguirresarobe
Müzik : Alejandro Amenábar
Yapım : 2004, İspanya / Fransa / İtalya , 125 dk.



Ama hep uyanıyorum,
ve hep ölmüş olmayı diliyorum,
Saçların, ağzıma dolanmışken,
sonsuza dek öyle kalayım diye..