"Tozlu bir pencere camından bakar gibi, kaybolup giden o yılları hatırlıyor. Geçmiş, görebildiği ama dokunamadığı bir şey. Ve gördüğü her şey bulanık ve belirsiz..."

Hazan ile Emel...


Söyledim sonunda.
‘Seviyorum seni’ dedim.
‘Bak, yendim içimdeki utangaç çocuğu.
Bak, yendim de geldim yüzünün diyarına…’

Söyledim sonunda.
‘Seviyorum seni’ dedim.
‘Hadi, uzansana
tenine dokunmak için çıldıran parmaklarıma.
Hadi, dudaklarımın mührünü
dudağınla açsana…’

Söyledim sonunda.
‘Seviyorum seni’ dedim.
‘Bunca zamandır söylemediğim
her şeyi yığdım aklıma.
Heybemde ışıl ışıl umutlarla,
benzeri yaşanmamış bir sevda
getirdim sana…’

Söyledim sonunda.
‘Seviyorum seni’ dedim.
‘Söylemekten korktum, anlasana.
Anlasana, korktum yitirmekten
düşlerin en güzelini.
Seni sensiz yaşamaktan
çok korktum, anlasana…’

Ve dedi ki Emel, bakışlarını uzaklara kaçırıp.
‘Çok geç kaldın ama.
Bitti umudum benim.
Hani uzun yolculuklarda
şirin mi şirin köylerin kıyısından
geçersin ya otobüsle…
Hani, içinden bir şey geri de kalmak ister ya…
Hani, saçların gibi dalgalanan düşlerini çekiştirir de
gidersin ya gene de…
Hani, o köy daima kalbinde kalacaktır da
sen giden
–hep giden, durmadan giden, aralıksız giden–
yolda menzile ilerleyeceksindir ya…’

Ve dedi ki Emel, bakışlarını uzaklara kaçırıp.
‘Ben de öyle gidiyorum işte.
Hani, ellerinden kayıp yere düşünce
bin parçaya bölünür ya cam…
Hani, dalından kopan çiçeğin
kökü kalır ya toprakta…
Hani, gül cesetlerini sevda imgesi yapacak kadar
gözü döner ya insanın…’

Ve dedi ki Emel, bakışlarını uzaklara kaçırıp.
‘Başka biri söyledi beni sevdiğini senden önce.
Hani, kalp birine aittir de
anlar ya sarsılarak
o kalbin kendine yâr olmayacağını…
Hani, başka bir kalbin merhemiyle gidermek ister ya
içinde açılan yarayı…
Hani, ait olduğu kalbin kanatan ihmalini
unutmak ister ya…’

Ve dedi ki Emel, bakışlarını uzaklara kaçırıp.
‘Ben de aldım, kabullendim başka birinin
merhem olan kalbini
ve onun ömrüne aidim şimdi.
Hani… Hani… Hani…’

Aşkın Güngör, Aykolik

Sınırlar...


Sınırları tanıyan, benimseyen, bu sınırlara uyum gösteren hiç bir insan, karşı çıkmanın sonundaki bireysel bağımsızlığa erişemeyecek. Hem karşı çıkıp, hem sınırlarda yaşayan insan, yaşamı boyunca çıkmazından sıyrılamayacak. Huzursuzluk duyacak ve ne yaşamdan hoşnut olacak, ne de rahatlıkla ölebilecek.

Yaşlandıkça ölüm korkusu büyüyecek. Başkalarının yanında kendini güçlü göstermeye yeltense de, yalnız kaldığında hiç değilse kendi kendine yalan söylediğinin bilincine varacak. Bu bilince varsa, o bile bir adım. Bir çoğu yalanı gerçek gibi algılayacak kadar sıyrılmış kişisel özgürlükten. Oysa insan, hem yaşamı, bize sunulan bu en yüce olguyu, hem de yaşam sonunda sonsuzluğa varmayı haketmek zorunda. Yaşam, bu gelişmeye tüm kapılarını açan bir olgu. Gelişigüzel geçip gidilecek bir varoluş değil insan varoluşu. Biçimlendirilecek, değiştirilecek, sınırsızlaştırılacak bir HER ŞEY...

(Tezer Özlü- Yaşamın Ucuna Yolculuk)

Çok uzakta biri...




Bu gece çok uzaklarda biri, benim için bir şarkı söylemeli! Oldukça hüzünlü, oldukça karamsar, boğmaca çıkartan bir şarkı olmalı bu... Dinleyenin kulakları kanamalı..

Bu gece çok uzaklarda biri, birdenbire adımı fısıldamalı... Oldukça titrek, oldukça masum olmalı bu fısıltı.. Duyan rüzgarın içi ürpermeli..

Bu gece çok uzaklarda biri, benim yerime bir maskeli baloya gitmeli.. Maske diye bir ayna taşımalı yüzünde! Karşısına geçenin kendisini görebileceği hakiki bir ayna!

Bu gece, ormana, ormanımıza geri dönmeliyiz.. Ah, ellerim titriyor: Yeryüzünü tutamıyorum! Bütün tenlerde benim parmakizim! Ah kalbim, haddini aştı: Artık tarih, işlediğim tüm suçları üstlenecek sanki.. Daha önce neredeydik?

(küçük iskender)

Büyük İnsanlık...



Nâzım Hikmet sorar:

Başlayayım mı Üstad?

Bedri Rahmi yanıtlar:

Başla Reis!

Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun “Bu Kaydı çok iyi saklayın, aman ha!” diye vasiyet ettiği kayıttaki ses Nâzım Hikmet’e ait. 1960’ların teknolojisi bir makara bantta tam 50 yıl bekledikten sonra Nâzım ülkesine sessiyle de olsa dönüyor…

Bedri Rahmi ve Nâzım hikmet 1961 yılında Paris’te bir araya geliyorlar.

Bedri Rahmi “Patırtı yapmayın” diyerek başlıyor “Yeşilden mordan pembeden”

Şiirine, sonra Nâzım’a bırakıyor mikrofonu. Nâzım 55 şiirini soluksuz okuyor.

56.’sına geldiğinde kısa bir ara vermek istiyor ve sonra “Bir Garip Yolculuk”la devam ediyor (Biz bu şiiri “Saman Sarısı” olarak biliyoruz). Şiirler arasında ikisi var ki ilk kez bu kayıtla ortaya çıkıyor.

“Büyük İnsanlık” Kendi Sesinden Şiirler adını alan bu çalışma Yapı Kredi Yayınları ve

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’nın birlikte hazırladıkları ses ile şiirin buluşmasıdır.

İki şairin 50 yıl sonra gerçekleşen mürüvvetleridir.

(arka kapak)

Sonbahar...


Denize, dalgalara bir kez daha baktı. Bu anı belleğinde tutmak, hiç unutmamak istercesine gözlerini zorlayarak baktı. Yolları, dönüş yollarını, evini, odasını, masasını düşündü. Gönüllü bir özlem gibiydi her şey. "Unutacağım,"dedi. "Bugünleri de unutacağım. Her şey eskisi gibi olacak. Her şey anı olacak."

-akşamsefaları dolandı ayağına.- Yoldan saptığını, bahçenin yeni karılmış toprağına, bakımlı çiçeklerine bulaştığını ayrımsadı. Akşam oluyordu. Bir kez daha akşam oluyordu."Son günüm bu," dedi. "Bu akşamı hiç unutmayacağım. Unutmamalıyım." Yollar. Unutulmamak bizim dışımızda. Unutmak üzerine söylenen her şey yalan aslında.

(Yarın orada olacağım. Orada.) Bir yazdan geriye ne kalacak ki? Herkes unutacak birbirini. Alınan adresler hiçbir işe yaramayacak. Ara sıra yollarda karşılaşılacak. Ve herkes bu yazı, çürümeye yüz tutmuş anıları konuşacak ayaküstü. Sonra yine yollar. Yine herkes kendi evinin yolunu tutarak akşama karışacak... Her yaz böyle olmuyor mu? Her yaz biz nasılız? Yarın sabah döneceğim. Sevinmeliyim biraz da... Döneceğim.

M.Mungan


Yalnızlık...


"…hal böyleyken işte, biz iskele sakinleri, şaraplı kadehler oyununun ikinci perdesindeyken yani, mine abla ‘yalnızlık korktuğun kadar kötü bişey değil’ diye başlamıstı son konuşmasına. benim öyle bir konu açasım yoktu aslında.

yalnızlık herhalde, bir insanın saklamayı düşündüğü en son şey olmalıdır. fakat yine de konuşulsun istemezsiniz. size öyle öğretilmiştir, ayıptır çünkü yalnızlık. yekten ‘deli’ diyen de olur, ‘bakma sen, bugünlerde en düzeyli ilişki, yalnızlık aslında’ derken gözlerinize ‘seni aklına çaktığımın manyağı seni, kimbilir ne arızan var ki, kimselerle geçinememişsin, ısırsa bana da bulaştırır mı acaba’ gibisinden bakan da. oysa sanıldığından çoktur yalnız nüfusu, kişi başına bir yalnız düşer.

benimkisi o gece çok belli olduydu herhalde. çok uzun göle baktığımdan ya da tam tersi çok konuştuğumdan olabilir. yalnızlar çünkü, bazen konuşmayı özlerler. ne kadar çok korkuyorsan o kadar çok konuşasın vardır, kendin yorulup da susuncaya kadar. sustuydum işte ben, o zaman mine abla konusmaya başlamıştı…"

(A.Atalay)


Bir ormanda ilerlemeye, yolumu bulmaya çalışıyorum...


Doğrusu, alacakaranlıkta uçan kuşları severim. Özellikle bir göl kıyısında. Hiç değilse havuz başında.

Bir zamanlar, böylesi günbatımı görünümlerini benimle paylaşan bir sevdiğim vardı. O, nicedir yok. Kuşlar da yok. Zaten ben de, ne bir göl kıyısındayım, ne de havuz başında.

Bir ormanda ilerlemeye, yolumu bulmaya çalışıyorum.
Kim bilir, belki de geriliyorum.
Aslında, öyle ya da böyle, beni şaşırtan ya da korkutan bir şey yok yeryüzünde. Dolayısıyla yolumu bulmamın ya da bulamamamın da bir anlamı yok.

(Ferit Edgü)

Mola...

KISA BIR MOLA....

Sonra bakıyorum nasıl da hüzün verici her şey...



Karşı koyamıyorum senden gelen hiçbir şeye. Ne hüzne ne mutluluğa. Sen olup, senin yaşına dönmek istiyorum belki. Onca yanlış yılı silip yeniden yaşayabilmek. Elimden alınan zamanları istiyorum. Sen gelmeden önceleri, ıssız yollarda yürüyüp kendimi çizerdim yalnızlık haritasına, mutsuzluğumun ayak izlerini bırakırdım dünyaya. Seni ruhumdan çıkarsam, bilmem ki yeniden hüzün mü doldurur orayı? Boşluğun kekremsi tadı kim bilir nasıl da acıtır.

Yine de biliyorum, sen bir armağansın. Çok özel bir armağan. İçinden nehirler akan bir şehir gibisin. Başında halesiyle gelen bir yaşama sevinci. Hüznümün denizlerini coşturan rüzgârsın. Tomurcuklanan çılgın nar ağacı. Kendimi derinlerine bırakacağım bir gümüş gölsün. Yaralarıma üfleyen nefes. Yepyeni bir günsün sen. Sürmekte olan hayatsın. Birileri seni incitse çok uzaklardan duyarım bunu. İçindeki acıtan sorulara karşı durmak isterim. Gözlerindeki bulutlara karışmak.

Sonra bakıyorum nasıl da hüzün verici her şey. Sonra bakıyorum ve tek bir cümle buluyorum: “Nasıl da yalnızım, nasıl da kimsesiz”

(Neşe Yaşın)

Başlıksız...



aşkın bir yolu vardır
her yaşta başka türlü geçilen
aşkın bir yolu vardır
her yaşta biraz geçikilen

gökyüzünde yalnız bir yıldız arar gözler
gözlerim
aşkın kuzey yıldızıdır bu
yazları daha iyi görülen
ben, öteki, bir diğeri ona doğru ilerler
ilerlerim
zamanla anlarsın bu bir yanılsama
ölü şairlerin imgelerinden kalma
sen de değilsin. o da değil
kuzey yıldızı daha uzakta
yeniden yollara düşerler
düşerim

bir şiir yaşatır her şeyi yaşamın anlamı solduğunda
ben yoluma devam ederim. Bitmemiş bir şiirin ortasında
darmadağınık imgeler, sözcükler ve kafiyeler
yaşamsa yerli yerinde
yerli yerinde her şey

şimdi her şey doludizgin ve çoğul
şimdi her şey kesintisiz ve sürekli bir devrim gibi
şimdi her şey yeniden
yüreğim, o eski aşk kalesi
yepyeni bir mazi yarattı sözcüklerin gücünden


dönüp ardıma bakıyorum
yoksun sen
ey sanat! her şeyi hayata dönüştüren

(M.Mungan)

Blogspot kapanıyor...




Blogspot.com mahkeme tarafından kapatıldı
Google'ın ücretsiz blog servisi Blogspot'a erişim Diyarbakır 5. Asliye Ceza Mahkemesi'nin 14.01.2011 tarih ve 2011/156 D iş sayılı kararı ile engellendi.

Daha önce de Digitürk'ün şikayeti ile engenlenen Blgospot.com sitesine erişimin engellenmesiyle ilgili Superonline twitter hesabından açıklama yaptı.
Superonline'ın açıklamalası;
"Blogspot.com, Diyarbakır 5. Asliye Ceza Mahkemesi'nin 14.01.2011 tarih ve 2011/156 D iş sayılı kararına istinaden engellenmiştir. Blogspot.com'un kapatılması mevcut tüm servis sağlayıcılarını kapsayan yasal bir zorunluluktur. " (Radikal)