"Tozlu bir pencere camından bakar gibi, kaybolup giden o yılları hatırlıyor. Geçmiş, görebildiği ama dokunamadığı bir şey. Ve gördüğü her şey bulanık ve belirsiz..."

İsminizden memnun musunuz?

İsminizden memnun musunuz? Ben değilim. Her durum için ayrı bir ismim olmasını istemişimdir. Her yeni tanıştığım insana kendimi değişik bir isimle takdim etme isteği yiyip bitirmiştir beni.


Bu takma isimlere karşı duyduğum ilgi sadece kendi ismimden memnuniyetsizlik değil aynı zamanda başka bir isimle nasıl bir kişi olurdum, nasıl bir yüzüm olurdu, nasıl davranırdım merakı olmuştur.


Düşünsenize Müjde Ar gerçek adı Suat Ebrem ile ortaya çıksaydı acaba nasıl bir imaja sahip olurdu? Ya da yerli Alain Delon'umuz adını Cüneyt Arkın olarak değiştirmeseydi, Anadolu'nun Yazlık sinemalarında Fahrettin Cüreklibatur'un Malkoçoğlu'nu seyreden halkımız doğan çocuklarına Cüneyt değil de Fahrettin adını koyarlar mıydı yine de? Ya da "Sezenkolikler". Gülümse'yi, Sen Ağlama'yı Fatma Sezen Yıldırım'dan dinleselerdi, yıllarca "Fatmakolik" olurlar mıydı? Belki de Hümeyra evlenmezdi Bumin Gaffar'la bildiğimiz Fikret Hakan olmasa?


Kim bilir?

 Bu takma isimler kimi zaman yeni bir imaj oluşturmak için kullanılmakta, kimi zamansa kendini gizlemek için seçilmektedir. Örneğin İzmir'de Yunan askerine ilk kurşunu sıkan Hasan Tahsin adlı gazetecinin aslında Osman Nevres olması bir güvenlik önlemi olsa gerek. Ya da birçok gizli örgüt çeşitli kod adlarını gizli işler çevirdikleri için kullanıyorlardı. Örneğin, bir siyasi akıma ismini (takma ismini) verecek kadar meşhur olan Troçki'nin adının Leon Bronştayn olması ve Troçki ismini hapishaneden kaçtıktan sonra bir nedenle isim uydurması gerektiğinde eski gardiyanının adının gayri ihtiyari ağzından çıkması sonucu ona takılı kalması da basit bir güvenlik önlemi olarak gözükmekte. Fakat bir de şöyle düşünün: ya buna gerek olmasaydı, ya Troçki Kızılordu'yu Leon Bronştayn ismiyle kumanda etmiş olsaydı acaba Bronştaynizm diye bir akım olabilir miydi? Oysa Troçki, -izm eklemek için çok uygun bir ad, değil mi?


Bunları imaj problemleri ile karıştırmamak gerek. Bazen de takma isimler ticari amaçlar için işe yarayabiliyor. Mesela bir zamanlar Mike Hammer serisi Türkiye'de çok tutulan bir kitap dizisi olmuştu. Sürekli Mike Hammer'in yeni maceraları okuyucuların nefesini kesiyordu. Fakat işin gerçeği Kemal Tahir adlı büyük romancımızın bir müddet sonra çevrilecek Mike Hammer'ler bitince dizinin devamını kendisinin yazmasıdır (Bir rivayete göre, ünlü yazarımıza bu şeytani fikri veren editörü Ertem Eğilmez'dir. Şaşı Mustafa'nın yalancısıyım.)

Tabii bu basit ticari anlayışın (tecimsel de diyebilirsiniz) Koskoca Kanuni Sultan Süleyman'ın şiirlerini Muhibbi mahlası ile yazmasıyla hiç mi hiç ilgisi yok. Fakat Aziz Nesin'in şiirlerini bir ara Vedia Nesin adıyla yayınlaması bir yasak aşkın doğmasına neden olmuştu. Evet Orhan Kemal adlı bir genç bu şiirleri okuyup Vedia adlı bu duyarlı kıza âşık olmuştur. Gerçeği öğrenince ne kadar üzülmüştür, Orhan Kemal, yani Mehmet Raşit Öğütçü.
Ne diyeceksiniz Yalancı Dünya? Yalancı Dünya dedim de aklıma Çelik Bilgin geldi. Biliyorsunuz Stalin “çelik” demektir. Çelik Bilgin de Yalçın Küçük'ün, Yalçın Küçük'ü övmek için yarattığı bir hayali muharrirdir. Fakat yaratılmış bu muharrir ismiyle müsemma Stalin'in mürekkep yalamış türevidir. Her neyse politik nedenlerden dolayı takma isim kullanmak çok yaygın bir davranış, Ali Sirmen'in aylarca, hapiste olduğu için Samim Lütfü adıyla yazması gibi. Acaba fırsat olsa da incelesem diyorum Samim Lütfü ile Ali Sirmen'in yazıları arasında kalem/karakter farkı bulunabilir mi? Çünkü bazen takma bir isim yeni bir kişilik olarak eskisini gölgede bırakabiliyor. Sadık Özben'in mariz kişiliğinin Murat Belge'yi gölgede bırakması gibi.

Nedense bana en romantik gelen Orhan Selim ile Server Bedii arasındaki kalem düellosudur. Yani "biz adama gölgemizi bile çiğnetmeyiz oğlum, yetim-i safa" diyen Nazım Hikmetle, "bu kavgada değil bir nokta bir eğri virgül bile olamayan" Peyami Safa arasındaki düello. Kim mi kazandı? Siz de bir âlemsiniz, sorulacak soru mu bu?

Bir başka ilginç isim meselesi de "takılan isimler" değil de eksiltilen isimlerdir. Bunlardan en dürüstü Tarık Dursun K. herhalde. Kakınç soyadını K. diye kısaltmakla yetinmiş. Fakat Havva Pınar Kür'ün Havva ismini hokus pokus yok etmesi, Oktay Rıfat'ın "Horozcu" soyadını yok sayması, Alpay Nazikîoğlunun sadece isim olarak kalması bayağı bayağı eksiltilen isimlerdir. Eh, haksız da değil Alpay, düşünsenize radyo da şöyle bir anons:

"Evet sevgili dinleyiciler, simde de Ali Kaptanoğlu'nun III. Şahsın Şiiri'ni Alpay
Nazikîoğlu'ndan dinliyoruz."

Attilâ İlhan mı dediniz? Evet, ama Ali Kaptanoğlu da Attilâ İlhan'ın Şoför Nebahat'a attığı imza.

Ne yapalım hayat böyle, îsim-imza, imaj önemli. Bunu kavramak önemli. Hiç
bir şeyin önderliğini kimselere kaptırmayan Atatürk bu konuda da bir önder. Meşhur imzasını birçok güzel imza önerileri arasından seçmiş. Ve biz de O'nun açtığı yoldan kurduğu ülküde hiç durmadan yürüyoruz. Âmin.
(Orhan Selim; tabi ki bu isimde gerçek olmayabilir bu arada. ki bir zamanlar Nazım Hikmet'İn kullandığı takma adlardan biridir)

FAZLI ÖĞRETMEN’E AĞIT


Öldü… Şehit falan da olmadı ha! Nimet Çubukçu’nun kız erkek ayrı okuma önerisinden söz eden haberden sonra duydum öldüğünü. Öğretmenmiş… Evde kahvaltı ediyordum. Çubukçu, birkaç gün sonra da sendikalı öğretmenleri tehdit edecekti.


Çorlu’da yaşıyormuş… Elimde çay bardağı, öyle kalakaldım. Ahmet Altan yazar diye bekledim. Hayret, yazmadı! Kendisi, nicedir pek sevdiği dindar, kürt, solcu, alevi dörtlüsü üzerinden neoliberalizmi övmekteydi. Kürt müydü ölen; bilmem. Dindar mıydı; önemsiz. Solcu muydu; olanlardan ne hayır gördük, vesayet diye böğürmekte yarısı! Alevi; sanmam, şart da değil. Öldü…

Zaman Gazetesi’nin büyük yazarlarından ses bekledim, herkesin işi gücü vardı. Mübarek ramazanda “kalb”leri coşup taşmıştı, hiçbir şey görecek halleri yoktu. Zavallıcıklar 12 Eylül mağdurları için haber yapmaktan yorulmuştu. Şu 12 Eylül’ün ne çok mağduru vardı yahu, muhataplarını unutmuştu hepsi.

Serdar Arseven Beyaz Tv’de gözlerini devire devire Dev Sol’u terör örgütü diye afişe ederken 12 Eylül darbesine karşı çıkıyordu. Sanırsınız ki 12 Eylül Milli Görüş’e karşı yapıldı. 30 sene önce neredeydi bu adamlar yahu. Üstelik din öğretmeniydi ölen... Kendilerini dindar olarak tanımlayanların bu ölüme yakın durması gerekmez miydi? Ama hem dindar hem sermayedar olunca zordu iş. İki çelişki bir arada olmuyordu.

Ahmet Fazlı Elçi öldü. Çok programlı lisede ücretli öğretmen. Ne yapsın, bunca yıl okuyan insanlar, mesleklerini kayıt içre yapabilmek için de sınava giriyordu. Kanun koyucular öyle şımarıktı ki beğenmeyen girmesin diyebilirlerdi. Enerji Bakanı da buyurmuş ya, HES’e karşı olan, oradan gelen enerjiyi kullanmasın diye. Öyleydi. Bana kalsa, sunduğunuzu sandığınız şeylerin hiçbirini kullanmayacaktım ama hizmet adı altında aldığım saçmalıklar için vergi ödüyor, it gibi çalışıyordum. Lütuf değildi hiçbiri.

Fazlı Hoca çalışırken öldü… Zira ücretli öğretmenler yaz tatilinde maaş alamaz.

Yıldıray Oğur yazmadı.
Engin Ardıç adını bile anmadı.
Şamil Tayyar oruçluydu.
Rasim Ozan kusuyordu.
Bülent Arınç ağlamadı.

Ramazan cazı yapıyorlardı. Hani kültür başkentimiz yeni uygulama başlattı ya: Ramazanda Caz! Milli Gazete bile caz haberi yayımladı. Aslında sanatın, doğanın delisi bu adamlar. O soy sop tartışmaları falan, istihzayla karışık annesi Ermeni ağızları falan şaka hep! Hepsi “hayır”cıların faşist olduğunun hesabında.

Anayasa, alt tarafı toplumsal sözleşme değil miydi? Oylanır, kabul edilirse edilir, edilmezse yürür giderdi. Neden iktidar, zaten delik deşik edilmiş bir metin için bunca yırtınıyordu? Bu, nihayetinde toplumun meselesi değil mi? Peki, Fazlı Hoca bu toplumdan değil miydi?

Öldü. Maaş alamadığı için hamallık yapıyordu. İki çocuk. İhtimal kiracı. Öğretmenlik yaptığı okulun kitaplarını taşıyordu. Orhan Kemal olsaydı yazardı; Elif Şafak yazmadı, Mevlana dururken ne gereği vardı. Hava çok sıcakmış. Ofisimiz klimalıydı, rahattık. Taşırken baygınlık geçirmiş. 150 metre ötedeymiş sağlık ocağı. Götürülürken kriz... Dayanmamış kalbi, ağır gelmiş. 40 Türk lirası için hamallık.

Ders saati başına 7 lira. Haftada 30 saat ders hakkı. Hak dediğin böyle olur. Hak sadece “çalışma hakkı”. Maaşı basit hesapla 800 lira... Oysa İstanbul’un bu kıyısında, arabalarını, yakıldıktan sonra mafyaya peşkeş çekilerek otopark yapılan tarihi okulların bahçesine park edip eğlenenler, o maaşı bir gecede harcardı. Okullar yıkılıyor, yakılıyordu. Devletten buna ne!

Zira bakanlık İstanbul'da, öğrenci servislerinin trafiği kilitlediğini belirterek AVM’lerin ve plazaların bulunduğu bölgelerdeki okulların satılmasını istiyordu. Oysa okullarımız AVM’lerden yaşlıdır. Holdinglerden sürekli teklifler yağıyordu. MEB'in projesine göre ilköğretim okulları şehir merkezlerinde bulunacaktı evet ama ortaöğretim kurumları şehir dışına atılmalıydı. Şu an gündemde satış yoktu ama hazineyle bakanlık arasında, gelecek paranın paylaşımına dair ihtilaf bitsin, hal çaresine bakılacaktı. Hele referandum Allah’ın izniyle “evet”le sonuçlasın da görün! 125. maddede yerindelik kavramı var aslanlar gibi, daha ne yapsınlardı. Satışlar rahatça yapılacaktı.

Ama Fazlı Elçi öldü.

Cenazesinde devletten kimse yoktu. Kamerasız cenaze mi olur? Kemal avcıydı, Recep demokrat. Dersim vardı, havuzlu villa vardı, Nimet Hanım’ın 600 dolarlık gözlükleri haber olmamıştı henüz.

Onların halkı, ancak onun bunun malını mülkünü tartışır, bir yandan da “olsun, bu yese bile çalışıyor” diye konuşurdu. Bu kadar ahlaksızın ortasında, hakkından fazlasını almanın yerileceği bir toplum için Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi veriyordu Fazlı Hoca… Bal tutan parmağını yalardı. Memurum işini bilir’deki memurlardan değildi Hoca. Ne yapsın, şu zorunlu din dersi özel verilecek ders değildi. (Gerçi onu da CHP koymuştur ama Avcı bilmez, o vakit ufaktı.) KPSS’ye girseydi belki iyi olurdu. Gerçi bu yıl 500’den fazla kişinin 120’de 120 yaptığı söyleniyor. Ortada bir şeyler dönüyor ama devletten buna ne!

Kısacası öldü işte. Ötekiler, o ölürken toplanmışlar, ramazanda caz yapıyorlardı. Ben anlamam da sen söyle Fazıl Say, kanımca caz maz değil, kirli şarkı söylüyorlardı!.... (Onur Caymaz www.birgun.net)

'Hayır' diye haykır güzel kardeşim...


Bak… Sana göre ben radikalim, kafam geride benim, 100 yıllık lafları bozuk plak gibi tekrarlarım, sığım ben, azım üstelik… Ama sen öyle değilsin… Geniş fikirlisin anlarsın o yüzden dinle!

AKP’nin anayasa zokasını yutma kardeşim. Benim bu işten çıkarım yok, eskiden de yoktu. Seni oralara sürükleyenlerin bir çıkarı var ama senin de yok belli… Azıcık vicdanın kaldıysa, sokaklarda gördüğün bir mitingin sesi hâlâ sende az da olsa bir heyecan yaratıyorsa… Bu zokayı yutma kardeşim.

TEKEL işçisini hatırla. AKP’nin yeni yargısında, hangi sömürücü, insafsız uygulamayı iptal ettirebilecek o işçiler? Hangi doktor AKP’nin tam gün yasası belasından kurtulabilecek? Hangi hemşire, hangi postacı, hangi belediye işçisi kendisini savunabilecek? Bundan önce de savunamıyordu belki ama en azından birkaç tane kamu yanlısı hakim, Anayasa’daki kırıntı kadar sosyal devlet uygulamasını görüp de dur diyebiliyordu bazı şeylere… Artık o da yok…

Yaşın yetiyorsa grev mücadelesini hatırla. Bu muydu bizim istediğimiz? Grevi yasaklayan toplusözleşme miydi? Elinde grev hakkı olmayan bir sınıfın pazarlık gücü, kediyle kuşun kapışmasına benzemez mi?

Bu da mı umurunda değil? Sınıf bitti mi, sömürü bitti mi senin için gerçekten? Eski solcu şimdi beyaz saçlı adamların “yıllarca solcular tam gün yasasını savundu, şimdi neye karşı çıkıyorlar” yalanına mı kandın? O tam gün yasasıyla bugünkü aynı mı güzel kardeşim doğru söyle? Hiç mi bakmadın bunca beyaz önlüklü insan ne diye haykırıyor?

Madem sınıf bitti o halde çevreyi düşün. Ağaçları, kuşları düşün… Hangi meslek odası durdurabilecek rant projelerini? Hangi ihale iptal edilecek yeşil alanlar yok olmasın diye? Hatta hangi meslek odası, hangi sendika kalacak geriye?

Bu da mı olmadı? Bu da mı gol değil?

O zaman kadınları bir düşün? Bizzat Anayasa mitinginde kadın-erkek eşit değildir diye bas bas bağıran bir Başbakan’a evet diyorsun sen güzel kardeşim? 85 yıllık uyduruk laiklik uygulamasında bile bunlar söylenemezdi. Üstelik artık okullar da haremlik selamlık oluyormuş bak… Bakanımıza göre makul öneriymiş. Oğluna kızına böyle bir dünya mı bırakacaksın sen?

Bu da kesmedi değil mi? Peki yıllarca 12 Eylül Anayasası kalksın, onun yerine eşitlikten özgürlükten yana bir anayasa istemedin mi sen? Bu muydu 30 yıllık mücadelenin sonu? Bu muydu istediğin? Bir gazetede 9 sütuna başlıklarla yazılan, ‘Bu anayasayla artık işadamları daha rahat yatırım yapabilecek’ haberi miydi geldiğin nokta? İstediğin bu muydu?

‘Hayır’ diyen başkaları da var, bu mu korkutuyor seni? O başkalarıyla okullarda, mahallelerde kavga eden de biz değil miyiz? Biz onlarla ortak bir sözleşmeye ‘evet’ mi diyoruz? Ama ya sen? Hrant’ın katilleriyle aynı şeye imza mı atıyorsun? Üstelik tıpa tıp aynı sloganla mı?

‘Hayır’ de güzel kardeşim… Boykot bile deme ‘hayır’ de… Cemaatlerin, tarikatların koşa koşa gidip ‘evet’ dediği bir seçimde senin boykotun ‘evet’ demektir. Neye ‘evet’ biliyor musun? Cumhurbaşkanının yetkilerinin artmasına ‘evet’… Medya şişirmesiyle, manipülasyonla yüzde 51 oyu alan her türlü şaklabanın, kalpazanın her şeye hâkim olmasına ‘evet.’ Bu muydu senin savunduğun çoğulculuk? Az olanın da, dışlananın da söz sahibi olacağı bir ülke değil miydi istediğin? 12 Eylül anayasasına karşı bunun için mi mücadele ettik birlikte?

Üçüncü yol sandığa gitmemek değildir kardeşim. Bunu en iyi de biz biliriz. Çünkü yıllarca iktidar çatışmasının dışında durduk biz. Üçüncü yol, hem askeri darbe anayasasına hem de AKP’nin cemaat yasasına hayır demektir. 1982’de herkes korkarken, biz korkmadık, “hayır” dedik. Yine korkmadan “hayır” diyeceğiz. Sen de bu kez korkma…

82’de korkmuş olabilirsin, haklısındır belki… Ama bu kez korkma. Bu korku mahvetti zaten seni. Az olmaktan korktun, meşakkatli işlerden korktun, radikalleşmekten kortun, sevilmemekten korktun… Hep korktun. Ama geriye ne bıraktın? Bak işte… Senin çocukların korkmayanlara, canını feda edenlere saygı duyuyor. TV programlarında herkesle öpüşüp, gebeş gebeş sırıtan kellelere değil…

İçişleri Bakanı’nın suratına, “Size karşı mücadele ediyordum, devrime gidiyordum” diyebilen Denizlere saygı duyuyor işte… Darbelerde mağdur olanlara değil ‘muhatap’ olanlara saygı duyuyor…

Hep düştün, hep savruldun, kurumuş yaprak gibiydin kardeşim… Bir kere kendin olmadın, bir kere gücüne inanmadın. Hep birilerinin peşine takıldın. Solu büyüteceğiz dediler, cüzdanlarını büyüttüler, yedin… Açılım yapacağız dediler, metres açılımı yaptılar, onu da yedin… Geçmişinin, tarihinin dinci gazetelere çarşaf çarşaf satılmasına için acıdı ama yüzün yoktu sustun… Daha ne kadar susacaksın kardeşim?
Şimdi sen… Sana hâlâ kardeşim diyorum bak. Çünkü halinden utandığını hissediyorum. Seni oralara sürükleyenler utanmaz ama…

Çünkü onlar “AKP, YÖK’ü kaldıracak” demişlerdi… AKP, YÖK’ün tepesine oturdu, üniversiteleri çarşı pazara çevirdi, solcuları okuldan attı, tarikatları okula soktu… Utanıp da biz ne yaptık demediler.

“AKP özgürlük getiriyor” demişlerdi. AKP, TRT’nin tepesine oturdu, sabah akşam din dersi ve hükümet propagandası yaptı, solcuyu susturdu liberali 2.5 saat konuşturdu, yine bir şey demediler. “AKP emeğe daha bir dost” demişlerdi, 3 yıl boyunca 1 Mayıslar kan ve gözyaşına boğuldu, ona da bir şey demediler. AKP pes etti, riyakârlığından utandı, ama bunlar utanmadı… “AKP halkçı” demişlerdi, AKP her şeyi “babalar gibi” sattı. Belki onlar da kendini sattı. Yazık onlara…

İşte sana son sözüm güzel kardeşim. Benim yanımda olmasan da olur, benim yolumda yürümesen de… Bir daha hiç karşılaşmasak da… Sevsen de olur beni sevmesen de… Ama benim için değil ülken için bu kez onları değil vicdanının sesini dinle ve ‘hayır’ de… AKP’ye ilk tokadı sen vur hatta… Bırak az olalım iri olmayalım… ‘Hayır’ diye haykır güzel kardeşim hem de iki kere… Bir kez olsun kuyruğu dik tut ve hayır de… Ve bırak onlar ne derlerse desinler!
(Barış İnce www.birgun.net)




Tanrı ile Özgür İrade Üzerine Tartışma...

Ölümlü : Tanrım sana yakarıyorum. Senin için dua ediyorum. Bu acı çeken yaratığı duy ve onu özgür irade sahibi olmaktan alıkoy.

Tanrı : Sana verdiğim en değerli armağanı red mi ediyorsun?

Ölümlü : Bana zorla dayatılan bu iradeye nasıl armağan dersin? Özgür iradem var fakat bu benim kendi seçimim değil. Ben asla özgür irademi özgürce seçmedim. Hoşuma gitsin veya gitmesin, bir özgür iradem var!

Tanrı : Neden hayıflanıyorsun?

Ölümlü : Çünkü özgür irade ahlaki sorumluluğu getiriyor ve ben bu ahlaki sorumluluğa dayanamıyorum.

Tanrı : Ahlaki sorumluluğu neden bu kadar katlanılmaz buluyorsun?

Ölümlü : Neden mi? Tam olarak bilemiyorum fakat bildiğim tek şey buna dayanamadığım.

Tanrı : Pekala, seni ahlaki sorumluluktan muaf tutup özgür iradem yerli yerinde bıraksam tatmin edici olur mu?

Ölümlü (duraklar): Korkarım, olmaz!

Tanrı : Hah, tam düşündüğüm gibi. O halde ahlaki sorumluluk özgür iradenin itiraz ettiğin tek özelliği değil. Özgür irade ile ilgili başka canını sıkan ne var?

Ölümlü : Özgür irade beni günah işlemeye malik kılıyor ve ben günah işlemek istemiyorum.

Tanrı : Madem istemiyorsun o halde neden günah işliyorsun?

Ölümlü : Yarabbim! Neden günah işlediğimi bilmiyorum, sadece günaha giriyorum! Şeytani kışkırtmalara karşı ne kadar uğraşırsam uğraşayım direnemiyorum.

Tanrı : Eğer direnemediğin gerçekten doğruysa, özgür iradenle günahı seçmiyorsun demektir ve bu yüzden de günaha girmiş sayılmazsın. En azından bana göre bu böyle!

Ölümlü : Hayır, hayır! Sadece biraz daha çabalamakla bu kışkırtmaya direnebilirmişim, günaha girmezmişim gibi bir his içindeyim. Bu iradenin sonsuz olduğunu anladım. Eğer kişi tüm kalbiyle isterse, günaha girmeyebilir.

Tanrı : Güzel, o halde, günaha girmemek için yeterince çabalayıp çabalamadığını bilmelisin?

Ölümlü : Gerçekten bilemiyorum. O anda çabaladığıma inanıyorum fakat geçmişimi gözden geçirirken belki de daha fazla çaba gösterebilirdim diye hayıflanıyorum.

Tanrı : O halde, günaha girip girmediğini gerçekten bilemiyorsun, iki durum da olası. Yani günah işlemiş de olabilirsin, işlememiş de...

Ölümlü : Evet! Zaten bu olasılık beni mahvediyor. Günah işlemiş olduğum düşüncesi korkutuyor beni.

Tanrı : Neden?

Ölümlü : Nedenini bilmiyorum! Bir kere ölümden sonra karşılaşacağım ceza korkutuyor beni!

Tanrı : Ha, şimdi oldu. Şunu baştan söylesene. Neden lafı özgür irade, sorumluluk gibi yerlerden dolaştırıyorsun. Seni cezalandırmamam için yalvarabilirsin bana!

Ölümlü : Cezalandırılmayacağımı garanti etmeyeceğini bilecek kadar gerçekçiyim zannediyorum.



Tanrı : Böyle bir şeyi garanti edemeyeceğime dair gerçekçi düşüncelerin var öyle mi? Sana ne yapacağımı söyleyeyim! Sana çok çok özel bir garanti veriyorum: İstediğin kadar günah işleyebilirsin, hiçbiri için seni cezalandırmayacağım. İlahi söz! Tamam mı?

Ölümlü (Dehşetle): Hayır, hayır, n'olur bunu yapma?

Tanrı : Neden? İlahi sözüme güvenmiyor musun?

Ölümlü : Tabii ki inanıyorum! Fakat anlamıyorsun, ben, günah işlemek istemiyorum!
Ben günah işlemekten, neden olacağı cezadan daha fazla korkuyorum.

Tanrı : Bu durumda sana başka bir şey önereceğim. Senin bu korkunu alabilirim. İşte büyülü bir hap! Bunu yuttuğun zaman korkun geçecek. Böylelikle zevk ve mutlulukla günah işleyebileceksin, hiç pişman olmayacaksın, vicdan azabı çekmeyeceksin ve seni hiçbir şekilde cezalandırmayacağıma ya da hiçbir kuvvet tarafından rahatsız edilmeyeceğine söz veriyorum. Sonsuza kadar melekler gibi saf kalacaksın. İşte hap!

Ölümlü : Hayır, hayır!

Tanrı : Saçmalıyorsun? Son mazeretini de ortadan kaldırdım, daha ne istiyorsun?

Ölümlü : Yine de o hapı almayacağım.

Tanrı : Neden?

Ölümlü : O hap gelecekte işleyeceğim günahların azabını yok edebilir ama hâlâ o korkuya sahip olmak beni o hapı almaktan men ediyor!

Tanrı : Sana almanı emrediyorum!

Ölümlü : Reddediyorum!

Tanrı : Ne, özgür iradeni kullanarak red mi ediyorsun?

Ölümlü : Evet.

Tanrı : Senin şu özgür irade bayağı işe yarıyor galiba.

Ölümlü : Anlayamadım.

Tanrı : Bu tür bir öneriyi reddetmeni sağlayan bir özgür iraden olması seni mutlu etmiyor mu ?
İsteklerine aldırmaksızın, seni o hapı yutmaya zorlamama ne dersin?

Ölümlü : Lütfen yapma! Hayır!

Tanrı : Tabii ki yapmayacağım; Sadece bir noktayı göstermeye çalışıyorum. Seni hapı almaya zorlamak yerine, başlangıçtaki "özgür irademi al" duanı uygulasaydım bu hapı alacaktın.

Ölümlü : Özgür iradem gittikten sonra, hapı almayı nasıl seçebilirdim ki?

Tanrı : Seçerdin demedim, alırdın dedim. Diyelim ki senin o hapı almanı gerektiren bir deterministik kurallar dizisine uyuyorsun.

Ölümlü : Yine de reddediyorum.

Tanrı : Öyleyse, özgür iradeni kaldırma teklifimi reddediyorsun. Bu senin asıl duandan biraz farklı, öyle değil mi?

Ölümlü : Tamam dahice tartışarak kazandın; artık özgür irademi geri almanı istemiyorum.

Tanrı : Peki. Fakat, neden vazgeçtiğini tam anlayamadım.

Ölümlü : Çünkü özgür iradem olmaksızın şu anda olduğundan çok daha fazla günah işleyebilirim.

Tanrı : Ama sana söyledim, özgür iraden olmaksızın yaptıkların günah olmaz.

Ölümlü : Fakat şimdi bu özgür irademden vazgeçersem, gelecekte günah işlemekten kurtulacağım ama özgür irademden vazgeçerken özgür olduğumdan yine günaha girmiş olacağım. Beni köşeye sıkıştırtın. Ne yapsam yanlış.

Tanrı : Fakat sen de benim elimi kolumu bağlıyorsun. Seni özgür iradenden kurtarmaya ya da öylece kalmana izin veriyorum ama hiç bir seçenek seni tatmin etmiyor. Sana yardım etmek istiyorum ama galiba bunu başaramıyorum.

Ölümlü : Doğru

Tanrı : Bu benim hatam değil. Neden hala kızgınsın!

Ölümlü : Çünkü beni baştan bu duruma düşürmeyecektin.

Tanrı : Fakat, sana göre yapabileceğim bir şey yok.

Ölümlü : Şu anda yok ama önceden yapabilirdin.

Tanrı : Ne yapabilirdim?

Ölümlü : Tabii ki, beni daha yaratırken özgür irade vermezdin olur biterdi. Şimdi her şey için çok geç. Ne yapsam kabahat!

Tanrı : Peki neden baştan vermeseydim daha iyi olacaktı?

Ölümlü : Çünkü, o takdirde hiç bir zaman günah işleme durumuna düşmeyecektim.

Tanrı : Güzel, hatalarımdan ders almayı severim.

Ölümlü : Ne!

Tanrı : Sana paradoks gibi geliyor bu. Aldığın din eğitimine göre hiç bir kutsal varlığın benim
hata yapabileceğimi söylemeye hakkı yok. Öte yandan benim her şeyi yapmaya hakkım olduğunu da biliyorsun. Ve ben kutsal bir varlığım. O halde sorun şu: Benim hata yapmaya muktedir olduğumu söylemeye hakkım var mı?

Ölümlü : Kötü bir şaka bu. Tabii ki söylemeye hakkın var. Fakat beni dehşete düşüren hata yapabileceğini iddia etmen.

Tanrı : Hata yapabilirim demedim ki. Eğer hata yaparsam, bundan ders alırım dedim. Bu söylediğim herhangi bir zamanda hata yapabileceğim ya da yapmış olduğumun bilgisini vermez.

Ölümlü : Bırakalım bunları. Sen, bana özgür irade verirken hatalı davrandığını kabul ediyor musun etmiyor musun?

Tanrı : Güzel, asıl üstüne gitmemiz gereken noktaya geliyoruz. Sen bir istisna değilsin. Bir çok din bilimci bile içten içe insanlara özgür irade vererek onlara haksızlık yaptığımı düşünürler. Kendilerini hiç bozamayacakları bir anlaşmaya tek taraflı olarak zorladığımı düşünürler.

Ölümlü : Evet tamamıyla öyle!

Tanrı : Dediğim gibi, seni çok iyi anlıyorum. Fakat sana bu budur demek yerine Sokrat'ın yöntemini biraz daha kullanıp gerçeği görmeni sağlayacağım. Şimdi sana ne yapacağımı anlatayım. Şu anda yeni bir evren yaratmak üzereyim. Bu yeni evrende de senin gibi bir
ölümlü ortaya çıkacak. Bir başka deyişle sen tekrar doğacaksın. Ve şimdi bu yeni ölümlüye -yeni sen - özgür irade verebilirim ya da vermeyebilirim. Ne yapmamı istersin.

Ölümlü : Lütfen, ona özgür iradeyi musallat etme.

Tanrı : Tamam. Dediğin gibi yapacağım. Bu 'yeni sen'in özgür iradesi olmaksızın tüm korkunç şeyleri yapacağının farkındasın umarım.

Ölümlü : Fakat özgür iradesi olmadığı için bunlar günah sayılmayacaklar ki!

Tanrı : ister günah de ister deme, olgular aynı olacak ve bu yapılan korkunç hareketler bir sürü varlığa büyük acılar verecek.

Ölümlü : Yarabbim 'yine kandırdın beni! Hep aynı hikâye! Eğer ona özgür irade verme desem, bu yeni yaratık gidip bir sürü korkunç şey yapacak ve günaha girmeyecek fakat tüm yaptıklarına ben neden olduğum için vebali benim boynuma olacak.

Tanrı : Tamam daha iyi bir önerim var! İşte ne yapacağımı şu kağıda yazıyorum ve kararımı verdim. Sen ya da herhangi bir kuvvet bu kararı değiştiremeyecek yani yapabileceğin hiçbir şey yok. Dolayısıyla verdiğim karardan dolayı hiç bir sorumluluğun kalmadı. Sadece şunu öğrenmek istiyorum. Ne yönde karar vermiş olmamı isterdin? Unutma tüm sorumluluk benim omuzlarımda, korkmadan, dürüstçe söyle fikrini.

Ölümlü : (Uzun bir duraklamadan sonra) Ona özgür irade vermiş olmanı dilerim.

Raymond M. Smullyan

İsmi gibi Can bir adam...

Can Yücel’in ölüm yıldönümü bugün… Elbette ki konunun uzmanları, yazarlar, çizerler onun edebi yönü hakkında çok şeyler yazdılar, çizdiler… Ne kadar söylense de azdır sanırım…

Benim aklımda Can Yücel ile ilgili ve çok önemsediğim bir hikâyecik var. Şimdi tam detayını hatırlamamakla birlikte sanırım cezaevlerindeki işkence ve kötü muameleyi protesto etmek için Leman Dergisi’nin yazar ve çizerleri sembolik olarak Dergi’nin içinde bir koğuş yaptırmışlar ve orada bir süre yatacaklardı. Bu süre içinde de birebir cezaevi koşullarında yaşamayı deneyeceklerdi. Can Yücel o yaşına ve sağlık durumuna aldırmadan “çocuklar yer açın, bir şiltede benim için serin koğuşa, demliğin altını yakın, bende geliyorum” diyerek bu eyleme destek vermişti.

Bakıyorum da şimdi, 15 sene sonra neler neler oldu, oluyor. Tanınan bilinen hatta Nobel alan yazarlardan şöyle sağlam bir protesto, şöyle okkalı bir karşı çıkış duyduğumu hatırlamıyorum.

İsmi gibi Can bir adammış Can Baba… Işıklar içinde uyusun….


BAŞTAN KARA
 Başlayan bir şey vardı unuttum
Anımsamaya çalışıyorum şimdi
Emekdar kelimelerle:
Bahar
Gençlik
Bebek
Çiçek
Deniz
İşçi
Bağımsızlık
Özgürlük
Eşitlik
Aşk
Mezarımda dönüyorum da
Yuvarlanıyorum baştan kıça
Kalafattan yeni çıkmış bir tekne
Dalga olmayan dalgaların üstünde...





Acaba diyorum...





Doktor’un biri demiş ki;
"Âşık olduğumuz zaman karşımızdaki kişi ile aramızda oluşan 'kimya'nın hepimiz farkındayızdır. Bu kişinin bizim için en doğru kişi olup olmadığını asıl belirleyen şey kimya değil, bu kişinin geçmişimizi yeniden kurmak için doğru kişi olup olmadığıdır.”

Bu cümleyi okuyunca insan ister istemez düşünüyor ( bu illaki şart – Numan Serteli, hocam saygılar). Tam bana göre dediğimiz kişi, aslında bizimle benzer yaşam tecrübelerinden geçmiş ve ortak sevgiler, heyecanlar, üzüntüler yaşadığımız kişi midir? Böyle olunca, aslında biz geçmişimize olan özlem, istek (belki Freudian durumlarda vardır) nedeniyle, bunu gerçekleyebileceğimiz bir kişi mi arıyoruz. Evlilik, aslında bir nevi evcilik midir, yıllar öncesinden aklımıza yer etmiş olan?

Met-Üst’de bir şiirinde sanki bilerek bu iki satırı peş peşe kullanmıştır:
"annenin sevdiği yerlerin
ü-şü-yor


sevgilinin sardığı yerlerin su
top-la-mış"
.....
Ya da Enver Topaloğlu’nun Küs Çiçek şiirinde dediği gibi:
"bak diyorum
sana rastlamak; çocukluğuma rastlamak
gibi bir şey"

Sadece bana mı oluyor dediğimiz şeylerin, başkasında da olduğunu görünce insan nasıl da mutlu olur değil mi? Geçmişimizle paralellik kurduğumuz bu kişilerle bir arada olmaktan keyif alırız.
Aklıma Atilla Atalay’ın “Yalnızlık Aletleri” öyküsü geldi, orda şöyle bir diyalog geçer :

- Benim yalnız kalınca oynamak için bebeğim vardı. Yatırınca ağlıyodu. Üç tane de küçük plastik plağı vardı. İçindeki bi yere o plakları takıp bebeği dinliyodum.
- Nası yani, bebek üç ayrı şekilde ağlasın diye mi takılıyodu o plaklar?
- Ehe he:)). Yok canım. Ağlama fonksiyonu ayrıydı. O plaklar şarkı için. "Ar yu sliping, old mek danılds gat e farm"... Üçüncüyü unuttum şimdi.
- :)) - Senin?
- Benim Nazlı Teyze diye canlı bi bakıcım vardı. Annemle babam işe giderken, yalnız kalınca evi köyü yakmiyim diye beni ona bırakıyolardı. Onla oynuyodum. Onun da üç tane plağı vardı.
- Hehe. :))....:))
- Ciddiyim... "Otur yerine... Tabaktaki bitcek... Akşama babana sööliycem...." Bütün gün bunları çalıyodu işte...
-:)))))).. Deli....


Hal böyleyken, bazen de bizimle ortak geçmişi olmayan insanlara da aşık olunabiliyor. Belki de yaşanamayanlara bir özlemdir, bizi o kişiye sevk eden…. Sonuçta o kişi hayatımızdan çıktığında ise geldiğinde mevcut olandan çok daha fazla bir boşluk bırakıyor. Hatta şairin dediği gibi, “yokluğu sürekli bir sızı halini alır” durumu.

Bu yazıyı yazmaya başladığımda şöyle keyifli, hoş sohbet bir yazı olsun istedimdi, ama olmadı gene… Sonbahar blogda bir klasik olduğu üzere, gene yazıyı hüzünlü bitirelim:
“Gözlerimi, kulaklarımı, kalbimi kapatmalıyım bütün güzelliklere, zenginliklere ki, aklım herkesin görüp sevdiği şeyleri görmesin, güzelliklere dalıp yanlış düşüncelere kapılmayayım. Sevgi mevgi isteyip kendi kendimi kandırmayayım. Sonra yaşam beni cezalandırır...”
SEVİM BURAK – Beni Deliler Anlar


Sakın Üzülme Sen...



İşitiyorum aritmik kalbini çok uzaklardan. Bir sala binmişsin boğuşuyorsun dalgalarla. İçinde rüzgârlar uğulduyor. Saçların uçuşuyor; üşüyorsun. Gökyüzüne bakıp kuş olmak istiyorsun, kuşken balık, balıkken kuğu... Rüzgârken okyanus olmak istiyorsun. Sığamıyorsun evrene. Dünya olup uzayda dönmek istiyorsun. Yıldızlarla sevişmek.


Kendi varoluşuna bakıyorsun birden. Yeryüzünde küçücük bir nokta oluşuna... İçin acıyor. Kırılıyor kalbin.

Telaş içindesin. Sevgi kaçıp gider sanıyorsun. Bir kelebek gibi uçar gider. Yiter diye korkuyorsun her güzel şey. Aşk biter sanıyorsun. Bakışlar, dokunuşlar eskir. Öylece tetiktesin hep; uçup gideni yakalamak için.

Kendine bir yer aramıyorsun dünyada, her yeri istiyorsun. Her aşk olacak bir aşk... Her tadı istiyorsun, her dokunuşu...

Ne kadar gençsin. Ne kadar masum. Gözlerim doluyor sana bakınca. Kendi içimeyse bakamıyorum. Ürkütüyor kalbimdeki düğüm. Yaz kadar kavurgan bir yoldayım. Sersemleten bir ışıkta. Birden şaşırıyorum içime konan yıldıza. Neden böyle; bilemiyorum. İçime bakamıyorum çünkü.

Karşı koyamıyorum senden gelen hiçbir şeye. Ne hüzne ne mutluluğa. Sen olup, senin yaşına dönmek istiyorum belki. Onca yanlış yılı silip yeniden yaşayabilmek. Elimden alınan zamanları istiyorum. Sen gelmeden önceleri, ıssız yollarda yürüyüp kendimi çizerdim yalnızlık haritasına, mutsuzluğumun ayak izlerini bırakırdım dünyaya. Seni ruhumdan çıkarsam, bilmem ki yeniden hüzün mü doldurur orayı? Boşluğun kekremsi tadı kim bilir nasıl da acıtır.

Sorularla geliyorsun bana; düşerken tutayım, ağlarken avutayım, mutluyken tanık olayım istiyorsun. Çağıl çağıl çağlayarak geliyorsun. İçimdeki çölü yeşertiyorsun.

Ne kadar tanıdıksın aşkın yollarında yürürken, hayatla yaralanırken, dünyaya katlanırken.

Filmin sonunu biliyorum ama sen en can alıcı sahneyi gösteriyorsun bana. İçinin acısını şiirlere dönüşürmek istiyorsun. Kahredici bir anı, harflerle okşamak. Çırpınan ruhunu dizelerle avutmak.

Sana bakarken gözlerin hiç sönmesin; onu diliyorum. Ezberimdeki zamanlarsın sen. Senin yollarında geçip gidene geri dönmek ve başka yöne gitmek istiyorum.

Hayatın işaretleri karmaşık hâlâ. Ben hâlâ o yaralı küçük kızım, sen bir bilge sansan da. Kırılıveririm soğuk bir bakışla. Beni incittiğin sözler hâlâ dikenli bir yoldur içimde. Bilmediğin bir dil gibidir benim ruhum.

Çok yakınken sana, bazen çağırır beni, kırdığın zamanların bellek evi. Bana seyrettirdiğin bir sahneyi anımsarım ve gözlerim parçalanır. Söylediğin bir sözün dikeni çok eski bir yarayı kanatır.

Çok şey gördüm bu dünyada bilemezsin. Ülkemdeyken “ülkeme dönmek istiyorum” diye ağladım. Annemin kucağındayken “annemi istiyorum” diye. Aşk tuttu beni, ben onu tutamadım.

Şimdi sana bakıyorum yıpranmış hatıra defterimin sayfalarını gezinir gibi. Sen “seviyorum” derken “sevilmek istiyorum” diye inliyor içimdeki ses. “Çok özelsin “ derken konacak bir yer arıyorum çırpınıp durduğum boşlukta.

Sevgine gerçekten inandığım bir anda, içindeki müzikle dans ederek uçmak, evrene karışıp yok olmak, sessizliğe ulaşmak istiyorum.

Sonra bakıyorum nasıl da hüzün verici herşey. Sonra bakıyorum ve tek bir cümle buluyorum: “Nasıl da yalnızım, nasıl da kimsesiz”

Yine de biliyorum, sen bir armağansın. Çok özel bir armağan. İçinden nehirler akan bir şehir gibisin. Başında halesiyle gelen bir yaşama sevinci. Hüznümün denizlerini coşturan rüzgârsın. Tomurcuklanan çılgın nar ağacı. Kendimi derinlerine bırakacağım bir gümüş gölsün. Yaralarıma üfleyen nefes. Yepyeni bir günsün sen. Sürmekte olan hayatsın. Birileri seni incitse çok uzaklardan duyarım bunu. İçindeki acıtan sorulara karşı durmak isterim. Gözlerindeki bulutlara karışmak.

Üzülme, sakın üzülme sen. İçimin acısıyla inlesem de bazen, bu dünyadan bir şiir bırakıp gitmek isterim sana. Öyle bir şiir olsun ki konuşsun yıllarca. Üşürsen ısıtsın seni. Hastaysan başında beklesin. Çaresizsen tutsun elini. Mahzunsan başını okşasın. Yaralıysan, yaranı öpsün.

Sakın üzülme sen. Her daim parlasın yıldızın.
(Neşe Yaşın www.birgun.net)