"Tozlu bir pencere camından bakar gibi, kaybolup giden o yılları hatırlıyor. Geçmiş, görebildiği ama dokunamadığı bir şey. Ve gördüğü her şey bulanık ve belirsiz..."

La vita è bella






Bir çok kişi önerince, artık izlemek kaçınılmaz oldu... Listeye ekledim...



Aynen Öyle lafına gıcık oluyorum....



Nereden geldiği, kimin icat ettiği bilinmeyen iki kelimeli bu öbek-öbük her neyse, ne kadar çok kullanılmaya başlandı. Dikkat ederseniz, herkesin iki cümlesinden birinde mutlaka "aynen öyle" lafı geçiyor. Bunun ingilizce'deki "exactly" veya "absolutely" den aparma olduğuna dair şüphelerim var.


Siz konuşurken birisi bunu kullanıldığında, "bu adam beni dinlemiyor" hissiyatına kapılmamamınız elde değil. Adama 10 dakika boyunca anlatıyor, anlatıyorsunuz, sonra kalkıp bu öbeği kullandığında, sanki sizin söylediklerinizin hepsine zaten kendisi vakıfmış ta, zaten biliyormuş ta gibi havalara girilmesi söz konusu oluyor bence. Hâlbuki kendisi konudan bîhaber, karşısındaki anlatınca öğrenmiş…


Ayrıca işin kolayına kaçmak, karşındakini yeterince anlamadan, dinlemeden onaylamak şeklinde de kullanılıyor. Etkili olmasından çok, popüler olması kullanımını tetikliyor.
Bu öbeği hiç kullanmayalım diyemeyiz elbette, ama Türkçemizde bunun yerini alacak onlarca sözcük ve söz öbeği var... Dili iyi kullanmak, konuşmak, aynı zamanda o dile ait mümkün olduğu kadar çok sözcük kullanmayla, tekrarlardan kaçınmayla orantılıdır diye düşünüyorum.


Son günlerde takılmaya başladığım diğer öbük ise “baktığınız zaman”… Çıldırtacak kadar fazla kullanılıyor. Amerikanca’dan direk çeviri mi bunlar acaba, kim uyduruyor bunları?


Aklıma gelenler :
- Sahil kıyısı
- Günün sonunda
- Full dolu
- Part-time iş
- Bu konuyu cover etmemiz gerekiyor
- Şunu handle eder misiniz?
- Bunu korrekt bulmuyorum

Ataerkil Toplumun Otoerkil Bireyleri... - Bölüm :2

- Ön frenler diskleri renkli olur. Tercihen kırmızıya boyarlar... Jantlar alaşımlı olup, olabilen en geniş tabanlı jantlardır...

- Her Oto sanayi de bir tanıdıkları vardır. Her marka araçtan anlar bu tanıdıkları... Yetkili servisleri sevmezler, ustalarla işi hallederler...

- Arka cama sıkıştırılmış bir "NEVADA" veya "TEXAS" plakası, olmazsa olmaz aksesuarlardan biridir.


- Cafe - çaybahçesi önüne arabayı çekip, camlar yarı açık iken içerden gelen müzik eşliğinde çay içmeyi, ve ayrıca "bu araba benim" manasında etrafa bakışlar atmayı ihmal etmezler.


- Plakanın etrafı neon ışıkla çevrilmiştir. Bu da yetmezse, frene basıldığında, stop lambaları yanıp sönmeye başlar. Arka camın tavan kısmında mini floresan lamba da güzel durur.

- Stop lambaları siyaha boyanmıştır. SAğ-Sol Dikiz aynaları Mercedes’ten daha afillidir.

- Takoz, zincir, çekme halatı bulunmaz ama şoför mahalline yakın bi yerlerde bi sopa bulunur... Her ihtimale karşı tedbir maksadıylan...

- Hepsi yarışa katıldığı için kan grupları arabanın yanında mutlaka yazar :
tomrukcan ARH +
pilavcan 0RH –



- Cabrio bir arabası varsa, sıcak – soğuk dinlemez, üstü açık gezer.

- Arka camlarında tarzanca da olsa bir takım özlü sözler bulunur, misal :
"not only you, everybody is ill"
Türkçe meali şöle oluyor sanırım " bir sen değil herkes hasta "


- Bazılarının yeni gözdesi van kamyonetlerdir (Doblo, Transit Fiorino vb). Camlarda perde, arka ve önde metal borular, yanlarda jip misali metal çamurluklar ve de mutlaka stepne arka bagaj kapağına asılı olacak şekildedir... Bagaj kapağında ne işe yaradığı bilinmeyen birde merdiven vardır.

- Direksiyon simitleri ahşap görünümlüdür ve ayna gibi parlar… Direksiyon simidine çılgın manevralar için direksiyon topuzu takılır…

- Kornaları normal korna değildir... Köpek havlaması şeklinde veya, dadii dada daidiiiii şeklinde ses çıkarır...

- Geri vitese takıldığında, katibim veya bir Kayahan şarkısı öter…


- Bagaj kapağının üstünde örümcek çıkartması ile, depo kapağının yanında işeyen çocuk çıkartması standart aksesuarlardandır.

- Kullandıkları lastikler en pahalı markaların ralli bilmem ne testlerinde kullanılan modellerindendir...

- Kullandığı araba şirket arabası ise, arkada yazan "hatalıysam arayın" telefon numarasının bir rakamı özenle silinmiştir...

- Araba ne marka olursa olsun, mutlaka BMW’ lerdeki gibi kedi gözüne benzeyen farlar taktırmıştır. Sis farları da özenle zenon farlar ile değiştirilmiştir…

- Herhangi bir caddenin, herhangi bir yerine aracını park edip, gönül rahatlığıyla bi kısa malbora ve redbul almak için tekel bayiine giderler. Park sebebiyle trafiğin tek şeride inmiş olması, yolun tıkanması önemli değildir.

- Standartları sevmezler, motor yağına veya yakıta mutlaka katkı maddesi koyarlar...

- Mucit insanlardır : tavanı bira ile silmek, lastiklerin daha siyah görünmesini sağlamak için arap sabunu sürmek hep onların icatlarıdır.

Ataerkil Toplumun Otoerkil Bireyleri...



Piknikte, yaylada, deniz kenarında velhasıl tüm sayfiye yerlerinde herkes eğlenip top oynarken, onları başka şeylerle uğraşırken görürüz.
Bir çocuğun oyuncakları ile oynarken yaşadığı mutluluk ancak tarif edebilir, onların arabalarını dip köşe yıkayıp, paspaslarını temizlerken ve parlatırken yaşadıkları mutluluğu.


Arabaları modifiye edilip sis farları takılmıştır. Yolda giderken kazara birisi onu sollarsa, "bu acemi muhallebi çocukları ne anlar araba sürmekten" edasıyla motoru yakma pahasına ona yetişip önüne makas atar. Arabaları her daim temiz pak olur, torpidolarını ayakkabı parlatma süngerleri ile parlatırlar ve arabalarında çöp bulundurmayı sevmezler, onu hemen doğaya karışsın diye yola atarlar.


Her marka ve model araba hakkında fikirleri vardır. Ses tesisatları mükemmeldir. Genellikle ses tesisatıyla ilgili bir mevzu açıldığında parça numaraları ile konuşurlar. Misal paynır 6822 kolon, ke7388 anfi tesisatı gibi.


Başlıca yaylak ve avlak alanları otobüs durakları ile lise önleridir. Dinledikleri müzik Müslüm baba ve Techno'dur. Doğada tek bulunurlar, rakiplerini gördüklerinde yırtıcı bir kuş gibi onu uzaklaştırırlar etraflarından.


İşte onları tanıyabilmemiz için bazı karakteristik özellikleri :

- Normal farlar park modunda yanarken, alttaki sis farları yanıktır...


 - Arabalarını gösterme olanaklarının olmadığı durumlarda, cep telefonundan arabanın fotoğraflarını göstermeyi ihmal etmezler.

- Bagaj kapağının üzerinde bir takım özlü sözler vardır. Sürücünün yaşına göre, ya çocuklarının ismi yazılıdır (furkan,büşra vb.) ya da platonik "liseli"sinin adı yazılıdır. Noktalama işaretleri gelişigüzel kullanılır. Misal, "kara gözlüm?" veya "aramasın gözlerin?" gibi...

- Kendi dükkan veya apartman önlerinde mutlaka kendilerine ait olduğu tartışılamayacak park yerleri vardır. Bildiğiniz kaldırım olmasına rağmen, orası sadece onlaraaittir. Araba yokken oraya taş, kaya, sandalye vb bişiler koyarak, park yerlerini itina ile muhafaza ederler.

- MSN kullananları, arabalarının fotoraflarını, msn fotorafı olarak kullanır ...

- Tamamen kendi kusurları nedeniyle oluşan hasarları Trafik Sigortasından karşılatmak için türlü alavere, dalavere yaparlar.

- Her türlü hak gasbı, şerit ihlali, sağdan sollama, bir sürü araç sırada beklerken en öne geçme gibi hareketleri yapmakta hiç bir beis görmezler, ama ezan okunurken mutlaka teybinin sesini kapatırlar.

(devam edecek...)


Ruhi SU ölümünün 25. yılında anılacak...




Mehmet Ruhi Su, 1912 yılında Van'da Ermeni bir ailenin mensubu olarak doğdu ve ailesini 1915'te kaybetti. Çocukluğunun geri kalan yıllarını, kendisini bir Müslüman olarak yetiştiren yoksul bir ailenin yanında ve daha sonra da öksüzler yurdunda geçirdi. 1927 yılında Kuleli Askeri Lisesi'ne girdi. 1931 yılında burayı bitirdi fakat Harp Okulu'na devam etmedi. Adana Öğretmen Okulu'nda okurken, Ankara'ya Müzik Öğretmen Okulu'na (Musiki Muallim Mektebi) girmeyi başardı. 1942'de Ankara Devlet Konservatuarı'nın Şan Bölümü'nü bitirdi. Aynı yıllarda sırasıyla Ankara Cebeci İkinci Ortaokulu'nda, sonra Hasanoğlan Köy Enstitüsü'nde müzik öğretmenliği yaptı. Cumhurbaşkanlığı Orkestrası’na seçildi, konservetuarın opera bölümünde okudu ve daha sonra da Devlet Operası'nda çalıştı. Devlet Operası sanatçısı olarak, Bastien und Bastienne, Satılmış Nişanlı, Madame Butterfly, Fidelio, Tosca, Yarasa Opereti, Aşk İksiri, Rigoletto, Figaro'nun Düğünü, Maskeli Balo ve Konsolos gibi operalarda rol aldı. Türk Opera Sanatı'nın temelinde Ruhi Su'nun katkısı büyüktür.

Ankara Radyosu'nda onbeş günde bir yayınlanan türkü programları düzenledi; Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi`nde büyük bir koro oluşturdu. Aldığı klasik batı müziği eğitimi, ömrü boyunca kendini adadığı türkülerin yorum ve icrasına yaklaşımının kurumsal temelini oluşturdu.

Ruhi Su, sosyalist dünya görüşü nedeniyle 1952-1957 yılları arasında 1951 TKP tevkifatı dolayısı ile hapis yattı. 1960'ta İstanbul'da Taksim Belediye Gazinosu'nda sahneye çıkan Ruhi Su, bir yandan da halk türkülerini kaydedip, arşivleme görevini üstlendi. Bu arada radyoda da 'Basbariton Ruhi Su Türküler Söylüyor' anonsuyla sunulan bir radyo programı yaptı. Bu programlardan birinde söylediği "Serdari Halimiz Böyle N'olacak? Kısa çöp uzundan hakkın alacak" türküsü nedeniyle radyodaki işine son verildi.

Söylediği türkülerdeki siyasi vurgular yüzünden aleyhinde kampanyalar başlatılan ve işini kaybeden sanatçı, türküleri derleyip, yeniden yorumlama işine kendi başına devam etti. 1975'te Sümeyra Çakır'la birlikte Dostlar Korosu’nu kurdu. 1978'den sonra ürettiği kasetlerle halk müziğinin, yaygınlaşmasına büyük katkıda bulundu. Aydınlara türkü dinlemeyi öğreten kişi olarak da bilinir. Ruhi Su, 12 Eylül yönetiminin engellemeleri yüzünden yurtdışında tedavi şansı bulamadı ve 20 Eylül 1985'te öldü. Mezarı İstanbul Zincirlikuyu'dadır. Ruhi Su'nun cenaze törenine binlerce kişi katıldı ve cenaze 12 Eylül döneminin ilk büyük kitle gösterisi haline dönüştü. Naaşı Şişli Camii'nden itibaren kitlenin omuzlarına alınarak, türküler ve sloganlar eşliğinde yürüyüşe geçildi. Kitlenin önü İETT garajı önünde o dönemin Terörle Mücadele Şube Müdür ve Asayişten Sorumlu Emn.Md.Yrdcısı Mehmet Ağar yönetimindeki polis tarafından kesildi. Kitle, uyarıları dinlemeyip zayıf polis barikatını aşarak yürüyüşüne devam etti. Kalabalık, Mecidiyeköy'den katılımlarla birlikte on binlere ulaştı. Cenaze yürüyüşü sırasında ve mezarlıkta gözaltına alınan 163 kişi İstanbul siyasi şubede ve 1. Ordu Cankurtaran Trafik İnzibat Bölüğüne ait eski bir binada 15 gün süreyle gözaltında tutuldu. Sıkıyönetim Komutanlığı'nın kararıyle serbest bırakıldılar. [1]

Kendisi Alevi Deyişlerini okumuş, Pir Sultan'ın, Hatayi'nin ve diğer ozanların deyişlerini yorumlamıştır. Nazım Hikmet'in şiirlerini ilk besteleyenlerdendir. 1957'de hapisteyken söylediği Mahsusmahal adlı türküsüyle ünlendi.

Ruhi Su'nun sesini korumadaki hassasiyeti hakkında pek çok anlatı vardır. Bunlara göre Ruhi Su, sesine zarar vermemek için kuruyemiş ve çamaşır suyundan uzak dururmuş. Sorulduğunda, sesini korumadaki bu hassasiyetinin sanata ve dinleyenlere saygısından kaynaklandığını ifade edermiş.

Ruhi Su, ölümüne kadar 16 tane 45'lik plak, 11 uzunçalar çıkardı. Ölümünden sonra kurulan Ruhi Su Kültür ve Sanat Vakfı aracılığıyla eşi Sıdıka Su (ölüm 18 Ekim 2006) ve oğlu Ilgın Su özel arşivlerdeki ses kayıtlarından yararlanarak plak, kaset ve CD üretimini sürdürdüler. Vakfın merkezi Beyoğlu, İstanbul'dadır.

Sanatçı hakkında Ajans21 tarafından, Ezgili Yurek: Ruhi Su 1995 (24 dk) adında bir belgesel hazırlanmıştır. Bu belgesel Ruhi SU hakkında hazırlanan ilk belgeseldir. Bunun dışında Avusturya Belgeseli ve Ruhi Su Belgeseli (Hilmi Etikan) adlarında iki belgesel film de Ruhi Su Kültür ve Sanat Vakfı aracılığıyla gösterilmektedir. (Kaynak : Wikipedia)

Bu, bu hikâyenin aynı zamanda hikâyenin kendi içinde bir çok kez geçen başlığıdır...

Bu, bu hikâyenin ilk cümlesidir. Bu ikinci cümledir. Bu, bu hikâyenin aynı zamanda hikâyenin kendi içinde bir çok kez geçen başlığıdır. Bu cümle ilk iki cümlenin asli değerini sorgulamaktadır. Bu cümle size, eğer henüz farkına varmadıysanız, bunun kendine gönderme yapan bir hikaye olduğunu yani kendi yapılarına ve işlevlerine gönderme yapan cümleler içeren bir hikaye olduğunu bildirmektedir. Bu, ilk paragrafa son veren bir cümledir.

Bu, kendine gönderme yapan bir hikayenin, yeni bir paragrafının ilk cümlesidir. Bu cümle size hikayenin kahramanını, Billy adında genç bir çocuğu tanıtmaktadır. Bu cümle size Billy'nin sarışın, mavi gözlü, Amerikalı, oniki yaşında olduğunu ve annesini boğduğunu söylemektedir. Bu cümle yazarını zorladığı tuhaf ve oyuncu uzaklığı kabul ederken kendine gönderme yapan hikaye etme biçiminin hantal doğası üzerine yorum yapmaktadır. Bu cümle, bize son cümlenin öne sürdüğü noktayı gösterir gibi, çocukların tanrının değerli bir armağanı olduklarını ve onların neşe ve hoşluklarıyla donandığında, dünyanın çok daha iyi bir yer olduğunu hiç bir şakaya yer bırakmadan hatırlatmaktadır.

Bu cümle Billy'nin annesinin pörtlemiş gözlerini ve dışarı sarkmış dilini tarif etmekte ve boğulur ve öğürür gibi çıkardığı nahoş seslerden söz etmektedir. Bu cümle belirsiz ve zor zamanlar yaşadığımızı ve görünürde köklü ve sürekli olan ilişkilerin bile bozulma eğiliminde oldukları gözlemini belirtmektedir.

Bu paragrafta cümle parçaları oyunu başlıyor. Bir cümle parçası. Bir diğeri. İyi hile. Daha sonra kullanılacaktır.

Aslında bu cümle hikayenin son cümlesi, ama yanlışlıkla buraya konmuş.

Bu, bu hikayenin aynı zamanda hikayenin kendi içinde bir çok kez geçen başlığıdır. Gregor Samsa bir sabah huzursuz rüyalarından uyandığında kendini yatağında dev bir haşereye dönüşmüş buldu. Bu cümle size, bir önceki cümlenin tamamıyla başka bir hikayeden alındığını (çok daha iyi bir hikaye olduğunu belirtmeliyim) ve bu anlatıda hiçbir yeri olmadığını bildirmektedir. Bir önceki cümlenin iddiasına rağmen bu cümle size şu anda okumakta olduğunuz hikayenin, Franz Kafka'nın "Metamorfoz"u olduğunu ve bir önceki cümlenin gönderme yaptığı cümlenin gerçekte bu hikayeye ait olan tek cümle olduğunu bildirmek zorunda hissettirmektedir. Bu cümle okuyucuya (zavallı, kafası karışmış, çaresiz okuyucuya) bu edebiyat örneğinin aslında Bağımsızlık Bildirgesi olduğunu ama yazarın (eğer bu kurnazca bir sabotaj değilse) çok büyük bir ihmal gösterip bir cümlenin sonuna doğru tırnak içinde kullandığı "insanlık serüveni sırasında" diye bir küçük cümle parçasını kullanmaya lütfettiyse de, bu heyecan verici belgenin tek bir cümlesine bile yer vermediğini bildirerek bir önceki cümlenin verdiği bilgileri hiçe saymaktadır.

Bu cümle ortalama okuyucunun geçtiğimiz cümlelerde sürdürülen amaçsız kavramsal oyunlar karşısındaki açık husumetini ve sıkıntısını keskin gözlü bir açıklıkla farkederek "Billy annesini neden boğuyor?" sorusunu sorup sonunda bizi hikayenin senaryosuna döndürmek tedir. Bu cümle bir önceki cümlenin ortaya attığı soruya cevap getirmeye çalışıyor ama başaramıyor. Ancak bu cümle Billy'yle annesi arasında bir ensest ilişkisi olabileceğini öne sürmekte ve her zeki okuyucunun hemen tahayyül edebileceği Freudvari karmaşaları ima etmekle bunu başarmaktadır. Ensest. Dile gelmez tabu. Evrensel yasak. Ensest. Ve cümle parçalarına dikkat! İyi bir edebi oyun. Daha sonra kullanılacaktır.

Bu yeni bir paragrafın ilk cümlesidir. Bu yeni bir paragrafın son cümlesidir.

Bu cümle yerleştiriliş biçimine göre bir paragrafın ilk ya da son cümlesi olabilir.

Bu, bu hikayenin aynı zamanda hikayenin kendi içinde birçok kez geçen başlığıdır. Bu cümle hikaye içinde kendi yerlerini ve işlevlerini yorumlayan kendine gönderme yapan cümleler kümesini (yani önceki dört cümleyi) sıkıcılık derecesinde önceden tahmin edilebildikleri, kendilerine karşı affedilmez derecede müsamahalı oldukları ve yalnızca okuyucuyu hikayenin asıl konusundan -ki bu noktada konu ensest, boğma ve kimbilir daha ne hoş şeyler etrafında dönecek gibidir- uzaklaştırdıkları için ağır bir biçimde eleştirmektedir. Bu cümlenin amacı, bir önceki cümlenin karşı olduğu kendine gönderme yapan cümleler kümesine dahil olmasa da, yine de okuyucuyu bu hikayenin gerçekte Gregor Samsa'nın açıklanamaz bir şekilde dev bir haşereye dönüşmesiyle (iyi niyetli ama yanlış bilgilendirilmiş diğer cümlelerin gürültücü karşı çıkışlarına rağmen) ilgili olan konusundan uzaklaştırmaya yaradığına dikkat çekmektir. Bu cümle kullanıldığı yere göre bir paragrafın başı da sonu da olabilir.

Bu, bu hikayenin aynı zamanda hikayenin kendi içinde bir çok kez geçen başlığıdır. Bu, neredeyse hikayenin kendi içinde yalnızca bir kez yer alan başlığıdır. Bu cümle şu ana kadar kendine gönderme yapan anlatı biçiminin hikayenin gerçek gelişimi üzerinde felç edici bir etkisi olduğunu esefle bildirmektedir. Yani bu cümleler kendilerini ve hikayedeki rollerini tahlil etmekle o derece ilgiliydiler ki, bir olaylar dizisine, karakter gelişimine vesaireye varması beklenen olay ve düşüncelelerin iletici olarak işlevlerini kısacası zorlayıcı bir düzyazı kurgusunun ortasında bulunan herhangi bir saygın ve çalışkan cümlenin varlık nedenini (raison d'etre) ihmal etmişlerdir. Bu cümle ek olarak, ıstırap verici kendinin farkında cümlelerin haliyle, aynı dertten muzdarip insanlar arasındaki aleni benzeşmeye dikkat çekmekte ve aşırı derecede acılı bir kendini incelemenin yarattığı benzer felç edici bir etkiye işaret etmektedir.

Bu cümlenin (aynı zamanda bir paragraf olarak da kullanılabilecek olan bu cümlenin) amacı şunu öne sürmektir: eğer Bağımsızlık Bildirgesi şu ana kadar bu hikayede olduğu gibi laubali ve tutarsız bir şekilde ifade edilip oluşturulsaydı şu anda kimbilir nasıl çarpık ve sefil bir toplumda yaşar olabileceğimizi, bu ülkenin insanlarının neredeyse aklı karışık ve çaptan düşmüş yazarların kimi zaman kuşku götürmez gereksiz fuzuli saçmalıklar gibi affedilemez derecede perişan bir dilbilgisinin işaretlerini taşıyan ya da kendi kendilerine gönderme yapmak gibi kesinlikle değilse de muhtemelen hoş olmayan bir niteliği taşıyan ve hatta kimi zaman birbiri ardına yığılan rahatsız edici derecede hantal ve usandırıcı derecede uzun cümleler kurabilecek kişilerin içinde olabileceklerini ve böylece etki altında kalabilecek gençlerimizin yaşam biçimleri ve ahlakları üzerinde vahim sonuçlar yaratacaklarını, (onları ensest ya da cinayet gibi suçlara bile itebileceklerini); ve belki de Billy annesini bu yüzden boğmuştur, tam da bu cümle gibi anlaşılır bir amacı ya da açık bir hedefi olmayan ve herhangi bir yerinde bitebilecek, mesela ortasında.

Tuhaf. Bir cümle parçası. Başka bir parça. 12 yaşında. Bu cümledir. Parçalanmış. Budur. Parçalar. Bu hikayenin başlığı. Sarışın. Üzgünüm, üzgünüm. Parça be parça. Daha da zor. Bu cümle. Parçalar. Kahrolasıca, iyi hile.

Bu cümlenin amacı üç yönlüdür: 1. Bir önceki paragrafta görülen üzücü ve açıklaması zor parça için
özür dilemek. 2. Size, okuyucuya bir daha bunun tekrar etmeyeceği güvencesini vermek ve 3. Belirsiz ve zor zamanlar yaşadığımızı ve dilin sözdizimi (sentaks) ve anlam gibi görünürde sabit ve köklü yanlarının bile sarsıldığım telkin etmektir. Bu cümle bir öncekinin duygularına elle tutulur bir şey eklememekte, yalnızca aksi halde tamamlanmayabilecek olan bu paragrafa bir bitiş cümlesi sağlamaktır.

Bu cümle ani ve cesur bir diğergamlık (özgecilik,altruism) patlamasıyla kendine gönderme yapmak kipinden çıkmayı denemekte fakat bunu başaramamaktadır. Bu cümle yine deniyor ama daha baştan başarısızlığa mahkum.

Bu cümle felce uğramış bir düzyazı parçasına bir nebzecik olsun hikaye havası verebilmek için son bir hamle yaparak Billy'nin çılgınca örtbas etme çabalarına, ardından babasıyla barıştığı (böylece zeki her okuyucunun anlabileceği gibi Freudvari bilinçaltı çelişkilerini çözdüğü) heyecanlı, dokunaklı ve çok güzel yazılmış bir pasaja ve Billy'nin tesadüfen onunla aynı adı taşıyan acemi ve telaşlı bir polis memuru tarafından kazara vurulup öldürülmesiyle sonuçlanan heyecanlı bir polisiye takibe değinivermektedir. Bu cümle her ne kadar bir önceki tıkabasa aksiyon yüklü cümlenin takdire şayan çabalarına temelde katılıyorsa da, okuyucuya henüz varolmayan bir hikayeyi böyle zikretmenin gerçeğinin yerini tutamayacağını ve dolayısıyla yazarın (o haylazın) şu meşhur kancadan kurtulamayacağını hatırlatmaktadır.

Paragraf. Paragraf. Paragraf. Paragraf. Paragraf.
Paragraf. Paragraf. Paragraf. Paragraf. Paragraf.
Paragraf. Paragraf. Paragraf.

Amacı. Bu paragrafın. Özür dilemektir. Sebepsiz kullanımı için. Cümle parçalarının. Üzgünüm.
Bu cümlenin amacı, önceki iki paragrafta müsamaha edilen amaçsız ve aptalca çocuksu oyunlar için özür dilemek ve bu hikayenin tüm tarzının sefil de olsa basit bir senaryoyu bile iletmekten aciz gibi görünmesi, dolayısıyla tarafımızın yani daha olgun cümlelerin üzüntülerini ifade etmektir.

Bu cümle bu hikayedeki görünürde küskün okuyucular için kullanılan, ama yalnızca artık neredeyse unutulmuş olan hikayenin devamını çılgınca tekerrürlerle geciktiren tüm gereksiz özürler için (ki kendisi de onlara dahildir) özür dilemek istemektedir.

Bu cümle, bu korkunç kendine göndermenin cümlelere uygulanmasının haberleriyle noktalama işaretlerine gömülmektedir. Bu uygulama potansiyel zararlar taşıyan bir Pandora kutusu olabilir, çünkü eğer bir cümle kendine gönderme yapabiliyor ya da kendini zikredebiliyorsa neden mütevazi bir yan cümlecik, belki tam da bu cümlecik bunu yapamasın? Ya da bu cümle parçası? Ya da dört kelime? Ya da üç? Belki iki ? Bir?

Belki de bu cümlenin aslında zor ve belirsiz zamanlar yaşadığımızı ve genelde insanların birbirine pek iyi davranmadığını ve belki de ister (duyarlı-hissedebilir) insanlar, ister (duyarlı-hissedebilir) cümleler olalım daha çok uğraşmamız gerektiğini kibarca ve yukarıda olmayan bir tavırla hatırlatması yerinde olur. Söylemek isteğim şu; özgür irade diye bir şey var; olmak ve bu cümle de bunun kanıtı! Ne bu cümle ne de sen okuyucu bu evrendeki acımasız güçlerin karşısında çaresiz değilsiniz. Ayağınızı yere basmalı, olgularla yüzyüze gelmeli, Tabiat anayı boğazından yakalamalı ve daha çok uğraşmalısınız. Boğazından. Daha çok; daha çok. Üzgünüm.

Bu, bu hikayenin aynı zamanda hikayenin kendi içinde bir çok kez geçen başlığıdır.

Bu, hikayenin son cümlesidir. Bu, hikayenin son cümlesidir. Bu hikayenin son cümlesidir. Budur.
Üzgünüm.

D.R. Hofstadter' in Metamagical Themas: Questing for the Essence of Mind and Pattern adlı kitabından Nazlı Ökten türkçeleştirmiş.

Kırık Plaklar...


Eski 45'liklere meraklı olanlar için bir web sitesi keşfettim : Kırık Plaklar. Canlı yayında eski şarkılar, aranjmanlar çalınıyor. Eski şarkılara ait video görüntüleri de var üstelik. Plaklar, albümler, şarkı sözleri... Kısacası eskilere meraklı olanlar için referans niteliğinde bir site... Şimdi bu şarkılar aransa bulunmaz...

http://www.kirikplaklar.com/
Orhan Gencebay

Hayvan Kaynakları

Hayvan Kaynakları
(Taşkafalar)

Ne zamandır TV'lerde ateş üstünde yürüyen, ip atlar gibi cam kırıkları üzerine atlayan kurum elemanları görüntülerini hayretle izliyoruz, sapsarı saçlı kız, tabanları yara bere içinde kuştüyü gibi uçuyor ateşlerin üstünden ve savaş kazanmış bir general gibi hayatının en büyük şeref, onur rütbesini nihayet kazanmış gibi seviniyor. Ne zamandır gazeteler, cici bir ek, "insan kaynakları" ilavesi veriyor. Ne zamandır kurum içi eğitimleri guru tabir edilen, enerji, güç, basan, hipnotik konuşmaları bu lanetli dünyadan tek kurtuluş yolu gibi anlatıp, çok şiddetli el, kol, yüz hareketleriyle hokkabazlar gibi gösteri sunan adamlar veriyor!

Çok para kazanmak isteyen mankafalı gençlere kapitalizmin "acemi eğitimi" bunlar. Mesleğinizde ilerlemek istiyorsanız, özü sözü doğru kitaplar okuyun, adamları dinleyin. Kor ateş üstünde yürüyememek korkusu sizi daha çok kamçılar. Giydiği terliğin hışırtısından korkan insanlar daha başarılı olur. Endişelenmeyin, hipnotik telkinle canı yanmaz, hacıyatmaz bir kukla gibi ateş üstünde yürümek, duyu ve duygularını hiçe sayarak, hayatta bir bok yiyemezsiniz.


Ne zamandır kitapçıların büyük bir rafını yine "Daha İyi Nasıl Motive Etme" ya da "Kendini ve Başkalarını Motive Etmenin 1001 Yolu" adlı kitaplarla dolduğunu görüyoruz, harıl harıl alınıyor bu kitaplar, sabahları bir bardak zeytinyağı için, akşam yemeğinden sonra bir kadeh içki, daha iyi gelir, dinleyen yok. Bir iş sıtması. Bir çalışma tedavisi...

Ne zamandır gazetelerde New York üniversitesinde okumuş "Yönetimde Güncel Sorunlar", "Takım Çalışmalarını Başarıya Götüren Faktörler", "İnsan Kaynakları Verimliliğini Artırma Yöntemleri" gibi aynı başlıklar, aynı kalemden çıkmış yüzlerce makaleye tanık oluyoruz. Zevksiz, sıkıcı, ama sanki içten içe bir hava değişiyormuş gibi. Birileri neden genç elemanların karşısında ağzından salyalar fırlayarak, iş, kaynak, üretim gibi kelimelerle bağırıp, hepimizi şaşkınlığa sürüklüyor. Kütük gibi boğuk, katı sesiyle sürekli "daha çok, daha fazla" diye bağıran tuhaf adamlarla doldu ortalık!
Ve ne zamandır işyerlerinde marşlar çalındığı, portakal suları içildiğini, sabah sporu yapıldığı, "takım", "ekip", "biz bir aileyiz" kelimeleriyle, lokantalarda dahi topluca uzunca masalarda oturulduğunu görmekteyiz. Hepsinin dişleri sağlam, ellerinde küçücük paketler, hiçbiri şapırtada şupurdata yemiyor, hepsinin elbiseleri ince gecelikler gibi ve kocaman kocaman büyük laflarla konuşuyorlar, birşeyler değişiyor ülkemizde!
Durmaksızın "başarıdan", "alkışdan", "ödülden" konuşan, utanç ve sıkılganlıktan dünyanın en ifrit suratlı şeytanı gibi ürken, rahata, lükse düşkünlük, karın tokluğu vaatleri-vaazlarıyla, yeni, yepyeni bir din doğmakta. Yeni dünyanın fatihleri, alçakgönüllülükten, gözyaşından, zerafetten, sakinlikten, içli, duygulu, kırılgan bir insan olmaktan nefret etmekte, onlar bir "ekip", çelik gibi, kasırga gibi gözlerle keskin bir bıçak gibi hepimizi kesmekteler. İyi kalpli adamlar, uzay boşluğuna fırlatılıp, yerini "dolar zengini", "başarılı adam" imajlarına bırakmakta!

Şu cümleleri hergün bir "İnsan Kaynakları" sayfasında okumaktayız, içinde çirkin, esrarengiz, anlaşılmaz sözcük yok, kan, kavga, bozukluk hiç yok..
Buyrun: "Etkili, Sağlıklı Müşteri İlişkilerinin Altın Adımı, Kendi Kontrol Etme Becerisi Kazanmaktır":

Madde 1 / Kendini Tanıma. Madde 2 / Kendine Güven. Madde 3 / Sabır... Madde 4 / Soğukkanlılık, Madde 5 / Hoşgörü..

Tarikatların tespih duası gibi, her gün binlerce bu mücevher sözler tekrar ediliyor. Tabii ki yoksullar soğukkanlılık, hoşgörü alamaz, sabırlı olamaz, çünkü, açlık, yoksulluk telaşlı bir şeydir.. Dünyanın en büyük mükafatını işte şirketleri onlara vaat ediyor: Kendine Güven...
İşyerlerinde, seminerlerde işte bu hikmetler, atasözleri gibi, kısacık cümleler duvarlara asılmakta ya da Amerikalarda devletin parasıyla okumuş doçentler, bilim adına sabah-akşam dünyanın mucizesi bu sözleri tekrarlayıp para kazanmakta. İşte şu tür: "Ne kadar uzağa gittiğin, gittiğin istikamet kadar önemli değildir!"... Doğru mu, yanlış mı, nedir, Türkçesi, vurgusu, söylenişi önemli değil, öyle bir hikmet ki, bu cümlenin bize mealini-çözümlemesini yapabilecek bir şeyhe, guruya, karizmatik bir lidere tabii ki ihtiyacımız var, ya da Amerika'da büyük bilimler öğrenmiş doçentimiz, gece boyunca otel odasında elemanlarına bunları söylediğine göre, vardır elbet bir hikmet!


Dinleyin şu cümleyi: "Sağlam zemindeyken rotanı göz önünde tutman, gerekirse değiştirmek için düşünüp taşınman, kaygan zeminde paniğe kapılmadan daha iyidir"... Ya da: "Hayal kurmanıza müsaade edin. Belki gerçekleşir.." İşte bu cümlelerle dolu dosyalar, "İnsan kaynaklarına" hizmet adı altında kurumlara satılarak, seminerlerde anlatılarak paralar kazanılıyor, yurtdışından pop sanatçısı gibi gurular getirtiliyor. Bu cümleleri okuyan elemanlar motive olacak, liderliği öğrenecek, etkili müşteri hizmetlerinde bulunacak. Terden sırılsıklam, kızgın bir ütüden beter suratlarıyla Boğaziçi, ODTÜ bitirmiş gençler de dinlemekte. Alın bir sarsıcı cümle daha: "Engel, hedefinize kilitlenmeyi, durduğunuzda gördüğünüz şeydir!"... Ya da: "Kazananların suçlamalar için vakti yoktur. Onlar gelecek düello için meşguldürler..." ya da: "Deniz yükselip taştığı zaman beraberindeki her şeyi kaldırır!"..

Artık tarikatlaşan bu kurumların motivasyon hikmetlerinde beni de ilgilendiren bölümler var: "Hedeflerinizi soyut değil, somut şeylerle ifade edin. Çok meşhur bir yazar olmak istiyorum, yerine, Frankfurt Kitap Fuarı'nda beş dile çevrilmiş kitaplar imzalayacağım. TIME'a en meşhur yazar olarak kapak olacağım, gibi, ifadeler belirleyin!"...
TIME'ı da bu kadar zora sokmak olmaz, hangi birimizi kapak yapsın, biz milletçe Atatürk'ü kapak yaptıracağız diye uğraştık ama İnternet Mahir hepimizi solladı...
Amerikalarda doçent olmuş, bilmem hangi üniversitenin bölüm başkanı, Kuşadası'nda birinci sınıf bir otelde, kurum elemanlarına bu motivasyon seminerlerini veriyor, cebini dolduruyor, hikmetli sözlerine öbür dünyada bir bin sene düşünmüş gibi devam ediyor: "Neticeler üzerine düşünüp taşının, ama onlardan korkmayın", "Ne yapmayacağınıza karar vermeniz, ne yapacağınıza karar vermeniz kadar önemlidir", "Analizi kafanızla yapınız, kararı kalbinizle veriniz!"..


Nihayet "kalp" kelimesine rastladık, üç günlük dünya, nerelerde görüyoruz artık onu, onu da karar verirken kullanacağız. Bu da gösteriyor ki, vücudun tüm organları karar vermede asker gibi kullanılmalı. Enayiliğin dik alası demeyin, bunca gece yarıları mehtapla baş başa bir işe mi yaradı, bari karar versin. Bu hikmetli sözün de açıklaması şu: Hayatta hiçbir şeye sahip olamadın, bari bir karar ver de, şansını dene!"
Hepimize tuzak kurmuş, yepyeni zalim bir tarikatla karşı karşıyayız. Eskiden şeyhlerden menkıbeler dinlerdi müritler. Küçük anekdot, vecize, sloganvari fıkralardan oluşurdu. Hepsi kendine güveni, bağlılığı, sadakati pompalar, rahatlamamız için dağ çiçeklerinden, çayır papatyalarından daha çok bu sözleri tekrar edip, dururduk. İşte dünyamız uzaylara, jüpiterlere gitti geldi, döndü dolaştı, sonunda tekrar tarikatların öğretisine giriverdi. Ateş yalayan Rufailer de bireyin mutsuzluklarını unutturup, onları şeyhe, şeyhin ruhaniyetinde Allah'a bağlamak istiyordu, insan kandırma sanatları asırlardır değişmiyor. Bugün de işyerine, ürüne, çok kazanmaya, patrona, aynı geleneksel metodla bağlanıyoruz, baksanıza, ruhumuza tutkal gibi yapışmış cümleler.
Ve tüm dünyadaki işyerleri, İnsan Kaynakları başlığı altında, Amerikan menşeli, orijini Japon kalkınmasına-manyaklığına bağlı, kalite, başarı gibi kelimelerle altın öğütler, keskin direktifler, bu tuhaf sözlerle elemanlarını-çalışanlarını ayakta tutmaya çalışıyor... Aslında Japonlar II.Dünya savaşı sonrası pazar günleri tatil olmasın, boş kalır intihar ederlerdi, ama, "vatan" için, "Japonya" için kendilerini "fenafillah", yani ulusun ruhunda yok etmişlerdi. Şimdi kimsenin ne halk için, ne memleket için dediği de yok...
Şu devletin radyosu bile dolmuşa nasıl gelmiş, adı: Radyo BEK... Ne demek, bek.. Başarının B'si. Enerjinin E'si. Kalitenin, K'si, tırlatmışlar. Hem başarı, kalite, hem medyumlar, gurular içiçe artık. Kalıplaşmış bu deliliğin adı Globalizm, bütün dünyayı yutabilecek bir akıl hastalığı.
Diyelim, Amerika'da New York Üniversitesi'nde okumuş ki, öyleler, şimdi Hacettepe Ü. "İş Etkinlikleri bilmem hangi bok" bölümü başkanı, ki öyleler, Marmaris'te, Çelikler Ticaret'in, Malatya'dan, Van'dan gelmiş çalışanlarına bu büyülü hikmetleri anlatıyor. Sorsanız, imparatorlar, krallar yetiştiriyor. Yurdun dört bir yanından gelmiş bayiler, otelin birinci sınıf oluşundan çok etkileniyor, özellikle seçildi, ah işte hayat bu, diyorlar. Öğretmenlerinin Amerika'da okumuş olmasından çok etkileniyor, ah uygarlık bu diyorlar. Üstüne bir de kapitalizmin son yumurtası bu mucize sözleri dinleyince, ah, felsefe, okumuşluk bu diyorlar. Ve topluca bu büyük tarikatın şanlı müritleri oluveriyorlar. Paçalarından akan pisliği hiçbiri göremiyor!
Kapitalizm işçilerini artık "mürit" olarak görüyor. Elemanlarını "telkinle, hipnozla" şartlandırıyor. Tarikatlaşmış işyerlerine, iş gerginliğini, stresi, moral bozukluğunu asla sokmayacağız. Bilinçleri siyasal, sosyal iş dışında gereksiz hiçbir şey duymayacak-bilmeyecek. Çünkü gerçek şu: İşçiler artık düpedüz hayvan. Korkunç borç yükünden ağırlaşmış işleri, damarları çatlayana kadar bu öküzler kurtarabilir.
Ve Çelikler Ticaret'in genel müdürü, ki dürüstlüğü ve çalışkanlığından kimse şüphe etmiyor, kont gibi giyinip masaya oturmuş, elemanların hepsi sıfır numara traş ve pop sanatçısı gibi, yani, moral bozukluğu gösterilmeyecek şekilde giyinmiş. Topluca ayağa kalkıp şu marşı okuyorlar: "Elektrikli Izgarada / Orta Anadolu'da Birinci / Kalitede, Güvende, İncelik / Biz Çelikler Ticaretiz!"..


İnsanlık tarihin en sarsıcı, en ütopik, en çıldırtıcı seansı. Kölelerden kahraman yaratılmak isteniyor. Hasan Sabah'ın müritlerine esrar içirip düşmanın üstüne saldırtması gibi, elektrikli ızgaraları gencecik kızların kucağına doldurup, tüm apartman zillerine basıyorlar. Oyunun kuralı bu. İçlerinden bir-iki kahraman çıkacak, onlar da İnsan Kaynakları dergilerinde kapak olacak. Geri kalan on milyon-yirmi milyon eleman, çaldığı kapı zillerinin sesiyle geceler boyu, zehirli bir karanlık içinde kalacak, bir ömür!
Ve hepimizin gözleri önünde "zihinsel hırpalanmanın" adına, iş, insan, kalite, verimlilik gibi adlar veriyorlar. Gerçekliği, tutarlılığı olmayan, insanı-toplumu-ekonomiyi hiç ilgilendirmeyen bomboş laflarla, beyinler yıkanıyor. Yine toplantılara iyice bakın, sıkılganlıkla tırnaklarını güvercin gagası gibi birbirine tokuşturup duran gencecik, masum kızlar göreceksiniz, tek suçları, işsiz kalıp buraya düşmeleri!
"Duygusallığın bitirilip" hayatı sadece, iş, işi sadece pozitif enerji, pozitif enerjiyi tamamen işe konsantre olarak açıklıyorlar. Kof, mekanik, duygudan kopmuş enerji. Mesela Hitlerde de bu enerjiden çok vardı ya da günboyu bir tavuğu izlediniz mi, milyon kez gaga vuruyor toprağa bıkmadan, enerjisine şaşmadınız mı? İnsan duygularına baltayla saldırılıyor, istiyorlar ki, enerjiniz özel-tinsel hiçbir duyguyla meşgul olmasın, hepsini bize verin, borsada dolara yatıralım.
Hayvanlarda-kölelerde bilincin asla oluşmayacağını iyi bilen modern iş uzmanları-yöneticiler, çalışanlarını şartlandırmadan başka yol kalmadığını artık biliyorlar. İnsan kaynağı denildiğinde siz hemen "hayvan kaynağı" anlayın. Bu hayvanları üç ayda bir benzin istasyonu gibi, iç eğitim kurslarında gazla doldurup, sürüler halinde sepetleyin!
"Sağlık" denen şey, tamamen işle, üretmekle eşdeğer hale geldi. Sağlıklı görünmek için, mutlaka patronunuza, iş arkadaşınıza güleryüzlü, saygılı, boyuneğer görünmek zorundasınız. Diyelim "şirket"in durumu kötü, artık herkes "sağlıksız"...
İş ve insan kaynaklı seminerleri hazırlayanlar, genç yakışıklı, henüz otuzunu geçmemiş, sinema sanatçısı tipli insanlar. Hitler'in damızlık cermen ırkı üretmesi gibi seçiliyorlar. Uzmanlar, kusursuz kaslar-yüzler arıyor. Oysa iş, bilgi, deneyimdir. İş dediğin bir on-onbeş sene güngörmüş olmayı gerektirir, bu gazcı gurular, hayatta ne gördüler ki, bir de öğretiyorlar.
İnsanların genleriyle dünyaya getirdikleri tüm korku ve isteklerini, sadece çok çalışmak, çok üretmek, kuruma bağlılık, kesinlikle ve yüzdeyüz başarmak gibi kavramlarla tamamen silip, yokediyorlar. İş doyumu, hayatın da doyumu, patronun da doyumu, büyük şirket ailemizin de doyumu.
İnsan bedenini-organizmasını sonsuz güç sahibi bir motor gibi görüyorlar. Uzak doğu dinleriyle-kapitalizmin büyük buluşması, globalizme hayırlı olsun, bu dinin kaymağını bin yıldır biz yiyemedik, onlara helal olsun.. Eskilerden, kaşınıp günboyu salak salak oturan doğululardan nefret eden kapitalizm şimdi, onların bu sonsuzca kahvede bekleyişlerinde "sabrı" buldu. Bu sabır dayanıklılığı, dayanıklılık enerji pompalayan bu öğretileri baş kitaplar haline getirdi. Yirmi yıl aynı işyerinde aynı koltuğa çakılmış genel müdüre başka nasıl enerji pompalayacağız. Kapitalizmin uzakdoğu dinleriyle ortaklaşa sunduğu bu öğretileri, hemen hergün gazetelerde, televizyonlarında, işyerleri duvarlarında görmekten gına geldi! İşçiler, çalışanlar değil, inekler, koyunlar, tavuklar, yakarışlar düzenlenip, şirketin kalbinde birlik olacağız. Daha dün tanıştığımız işyerindeki arkadaşa "başarılı" görünmek için kırk yıllık dostmuş gibi davranacağız. Bir yazı gelecek müdüriyetten, "Ayşe'nin kızı oldu, şirketimize bir kişi daha katıldı, akşam Ayşe'nin doğumunu kutlayacağız." Herkesten paralar toplanır... Ertesi gün, Ayşe'yi işten çıkartırlar, işyeri çalışanları Ayşe o işte hiç çalışmamış gibi davranır.. Tabii demiri alev alev yalanmış, kor ateş üstünde yürümüş bu insanlar Ayşe'nin kovuluşuna üzülebilir mi? Ayşe, silah kullanma, atış, hücum, savunma, vur, kır, bilmiyordu, Ayşe, başarısızdı!..
Her türlü zırvalık kayıtsızlıkla deneniyor, bu kadar basit kitapları kim alıyor, neden bu kadar bayağı cümleler, özensiz makaleler, çünkü, bu kitaplar "hayvanlara" pazarlanıyor! Ancak hayvanların bir dini olsun istiyorlar. "Liderliğin Anahtarları" adlı kitabın yazarı Amerikalı Dallama, 23. Anahtar başlığında neler söylüyor: "Dünya tarihinde olan herşey manevi bir yapıya dayanır. Eğer maneviyat güçlüyse tarihi yaratır, değilse, tarihe katlanmak zorunda kalır", devamla: "Körfez savaşı sonrası ABD askeriyle yapılan röportajda dinledim, asker, "sığınaklarda hiç ateist yoktu" diyor...
Büyük uluslararası kurumlar, milyonlarca pazarlamacı, irili ufaklı yüzbinlerce şirket, bu aptallıklarla dolu metinler-fıkraları-vecizeleri liderlere, elemanlara okutuyor, işmiş, motivasyonmuş, çalışmakmış, sabırmış. Bu cümleler çapraz tutuş işçilerin ellerinde herkesin anası ağlamış bu öğretinin içinde...
İri yıldızlı mavi gök, çığ damlaları, yemyeşil sabahlar, dalgaların homurtusunu seyreden fındık bahçeleri, ne kadar tadsızlaştı dünyamız! Zavallı vücudunun tek derdi, keşke yalnız depremler olsaydı!
Bunlardan birçok şey öğreniyoruz, diyelim ayakkabı üretiyorsun, hayatlarında bir gün ayakkabı nedir, derisi, tabaklanması, rengi, çevre kirliliği, dayanıklılığı, teknolojisi konuşulmuyor. Ya da ellerinde, ülkelerinde ayakkabı üzerine tek bir kitap yok. Onların derdi, "liderliğin yüz sırrı", "motivasyonun on ayeti" gibi kitaplar. Anlıyoruz ki, bizler üretilen malın ne olduğunu unutalım, biz sadece şapşal satıcılarız, bize sadece, direnç, sabır, eşşek, öküz inadı ve sürüyü elimizin altında tutacak hipnotik güç lazım!
İkinci öğrendiğimiz şey. Bu ağır ateş üstünde yürüme eğitimlerini askeri tarihte bile bulamazsınız. Ancak, askeri ayakta tutan düşmandır. Milli ve ebedi bir düşman gösterilir. Bu öğretilerde ise "düşman" yoktur. Diyelim başarısız oldunuz, eleman, ateş üstünde yürüdüğü halde beceremedi. Başarısızlık kimin! Bu kitaplar "başarısızlığı", yani "düşmanı" gizler. Böylelikle kapitalizmin tüm yenilgisi, bireyin, işçinin, çalışanların üstüne yıkılır. Bu yüzden bir günde ABD'li psikiyatristlerin kapısına tam bir milyon başvuru olur!
Üçüncü öğrendiğimiz, aynı cümlelerin tekrarından kurulmuş bir öğreti olması. Bir deterjan reklamı düşünün, on sene aralıksız "güvenli temizlik" diyor, hiçbir şey ifade etmiyor, çünkü, gayesi zekayı kıtlaştırmak, hafızayı boşaltmak. Zihinsel felç. Bilinç birkaç kelimeden ibaret bir tuhaf emirli-oklu birşey oluyor. Boşalttığı bilince güvenli temizlik cümlesi, bireyin savunması, eleştirisi olmadan gönlünce kurulup, bireyi yönlendirmeye başlıyor. Askerlik eğitimi de basit birkaç emir cümlesinden ibarettir. Boş zihinde tekrar, düşünceyi engeller. Görevi, başka birşey düşündürtmemektir. Modern dünyanın tıkandığı yer de burası. Şu koca dünyada düşünülecek başka şey bulamayan zihin kendini yer, ya da başka alternatif yoktur, boş mankafalar artık bu aptal sloganların bir ömür kurbanı, kölesi, kuklası olacak, Tansu Çiller'in de dediği gibi, ya başaracak ya da başaracaktır...
Büyük trajedi şu; Tarikatlar gün geldi zayıfladı, dağıldılar, suçu, sapık tarikatların, batıniliğin, hurufiliğin üstüne attılar. Ancak ehli tarikat ilk şanlı yüzyıllarda herkese dost, herkese kucak açıyordu. Bir gün geldi, başkalarına kötü, sapık demeye, deccal demeye başladı, başkalarına saldırdı...
Bugün şirket yöneticilerinin ise, büyük rakip kurumların borsada belden aşağı oynadıkları, politik hileler yaptığını, haksız rekabet uyguladıklarını söylemeye güçleri-dilleri yetmiyor. Çünkü aynı sistemin içinde birbirlerini eleştirecek "bağımsız mekanizmaları" yok, çünkü bir zamanlar kendilerinden küçük balığı böyle yemişlerdi, şimdi büyük balığın bu işe yaramaz leşi yemelerini usulca izleyecekler.. Dağılacak, çözülecek güçleri-halleri dahi yok... Batıda akıl hastanelerini işte bu şirket yöneticileri doldurur!
Bu yüzden, öldürücü-yokedici bir enerjik patlamanın sonsuz inadıyla bu gurulara, öğütlere, başarıya, kararlılığı, şansa, sonuna dek mutlak imanınız olacak. İslam inancında dahi, Allah inancı, yüzde yüz bir kesinlikle oluşmaz, müridler bazen, geceleri istemeden, Allah yok mu diye tereddüt geçirir ve sürekli tövbe ederler. Oysa bu şirketlerde en küçük bir inanç zayıflığı, ya böyle değilse hayat gibi, bir küçük zaaf belirtisi, asla yok, beton gibiler!
Oysa bu teknik imparatorluk Descartes'in bir küçük şüphesinden doğmuştu. Bugün Amerika'da bilim adamları "şüphe" duymaya devam ediyor, bilimsel şüphe, ilerleme-tartışma-eleştirme, onların imtiyazlı bir ayrıcalığı. Bizim ne haddimize. Biz, bodoslama bağlıyız, çünkü, ilim-bilim batı dışı toplumlardan uçtu, gitti... Descartes o meşhur kitabında, köpeklerin ruhu yoktur, basit organizmalardır, kesilip doğranabilirler, bir mahsuru yoktur, der. Bugün ruhu olmayan basit organizmalar, insanlar oluverdik... Milyonlarca soğuktan titreyen çocuğun küçücük hayatı ya da Afrika kıtasının AIDS'ten on yıl sonra üçte bir yokolacağı...
Ve artık kapitalizm, bizdeki bu öküz enerjiyi bulunca, ayakkabı, banka, yol, sağlık gibi temel ihtiyaçlarımız için değil, temel ihtiyaçlar safdışı edildi, bir insan olarak yüzbinyıl düşünsek aklımıza gelmeyecek, sanal eşyalara, filmlere, süslere, tuhaf elektronik aletlere hızla para ödeyen, bu hipnotik enerjinin tesiriyle, işte bu malların satışı ve kazancıyla modern toplumda imtiyaz edinen, şarlatan, mankafa, taşkafalar cenneti yaratıverdi!
Ankara'da bir yılda toplam yüzmilyarlık kitap satılıyor mu? Çayyolu'nda tanesi yüzmilyarlık yüzlerce daire. Kim alacak bunları, bu taşkafalar.

Bu uçsuz bucaksız taşkafalar cennetinde büyüyen talihsiz kardeşlerim! Niçin bu ülkede bağımsız eleştiri yok, bu taşkaflara yüzünden! Niçin iğrenç Sinan Çetin filmleri çok tutulur, bu taşkafalar yüzünden! Neden insanlar sümük gibi iğrenç Fatih Ürek'le eğlenir, bu taşkafalar yüzünden, neden bayi toplantısına yemekhane kedisi suratlı Sibel Canlar bir gecede ellibin dolar kazanır, bu taşkafaların beğenisi yüzünden.. Neden Tansular, Mesutlar, Bahçeliler hala iktidarda, bu taşkafaların siyasi zekası yüzünden. Hepsinin elinde başarı, enerji, kalite, barbar baltalar gibi dünyaya neden geldik, hayat nedir, neşe, mutluluk nedir, hepimizin duygularını, duyarlılıklarını kederlerini, hüzünlerini, ıstıraplarını paramparça lime lime ediyorlar.. Sanki bu topraklar Anadolu değil, sanki bizi bir ana doğurmadı, sanki hiç şairimiz olmadı, sanki aşk nedir hiç bilmedik, sanki hepimiz ODTÜ, BOĞAZİÇİ, Yapı Kredi, Fenerbahçe, Anavatan Partisi, Malatyaspor, sanki hep birlikte hepimiz, ÇELİKLER TİCARET'in yurttaşlarıyız...
Gençliğimde okuduğum sarsıcı bir hikayeydi, Malaparte'ın sanırım, Camgöz adında... Bir Nazi subayı, köyü çevirir, genç bir direnişçiyle başedemezler, direnişçi ormana kaçar, birkaç gün de ormanda uğraştırır askerleri, sonunda yakalanıp, Nazi subayının önüne getirilir. Nazi Subayı, kendisini çok uğraştıran direnişçiyle eğlenmek ister. Direnişçiye, "sana bir soru soracağım bilirsen, serbestsin" der, "Gözlerimden biri camgözdür, takma, diğeri sahici gözüm. Hangi gözümün benim, sahici gözüm olduğunu bilirsen" der... Direnişçi çocuk Nazi subayının gözlerine bakar, cam gözünü işaret ederek, "o" der "sahici gözünüz.." Nazi subayı şaşırır, "neden bu gözüm" dedin... Direnişçi: "Çünkü o daha insanca bakıyordu!"...
Bu taşkafalara son sözüm elbette bu kadarcık değil. Malatyaspor şampiyon olunca Metin Oktay'ı kutlamalara davet eder. İçilir-sıçılır, mikrofonda "Taçsız Kral aramızda" diye bağırılıp davet edilir. Metin Oktay fazla içmiştir. Mikrofonu eline alır. Vali, işadamları, Kaymakam, şık bayanlarla dolu salona doğru sadece bir cümle konuşur: "Malatyaspor'unuzun .mına koyum"... Ortalık karışır.
(Nihat GENÇ)

La havle... Umberto Eco...

“İstanbul bugün bahardan kalma bir gün yaşadı”
“Alkollü sürücü dehşet saçtı”
“Gene trafik canavarı, gene kaza”
“Memurlar maaşlarını bayramdan önce alacaklar”
“İstanbul polisi uyuşturucu tacirlerine göz açtırmıyor”
“Petrol denizi üzerinde yaşıyoruz, haberimiz yok…”
"Sıcaklar aniden bastırınca, vatandaş kendini deniz kıyısına attı"
"Birlik ve beraberliğe en çok ihtiyacımız olan bu günlerde..."
“Birinci dünya savaşında Almanlar yenildiği için biz de yenilmiş sayıldık…”

Örnekler çoğaltılabilir elbette. Hayatımızda ne kadar çok klişe var değil mi? Klişelerle düşünüyoruz, klişelerle konuşuyor, heyecanlanıyoruz. “Hayret bir şey ya” .
Yerli yerinde kullanıldığında elbette sayfalarca yazının yerini alabilir bir tek cümle. Fekat hâlihazırda birkaç yüz kelime ile düşünen, konuşan bizler için kullanılan her klişe sanki ayağımıza uygun olmayan bir ayakkabıyı zorla giymeye benziyor. Tam olmuyor, sağından solundan taşıyor. Akım derken bokum diyoruz bu nedenle.
İlginç olan ise, bildiğimizi sandığımız ama aslında sadece kulaktan kulağa duyduğumuz birçok şeyi sadece klişelerle hatırlıyor olmamız ve bundan da fazlasını bilmiyor olmamız.
- Kim o? Darwin mi? Heee şu maymundan geldim diyen adam.
- Freud? Hani annesiyle bilmem ne diyen adam?
- Komünist mi? Hee, misal şimdi sen kızkardeşinle ….
İnsanın içinden bunları duyunca “hoşttttt” diyesi geliyor, ama maalesef listeye yenileri ekleniyor sürekli…
“Dünyanın hiçbir yerinde yoktur bu…”
“Hem çalıştım, hem okudum”
“sorular çok kolaydı 120 sorunun tamamını yaptım”

Met-Üst’ün şahane bir karikatürü var ki, konuyu çok güzel özetlemiş.

Karikatür http://birgunsonra.blogspot.com/adresinden alınmıştır.