"Tozlu bir pencere camından bakar gibi, kaybolup giden o yılları hatırlıyor. Geçmiş, görebildiği ama dokunamadığı bir şey. Ve gördüğü her şey bulanık ve belirsiz..."

İnsanın Kendi Doğasıyla Savaşı

“İnsanların çoğu kendilerini olayların akışına bırakır. Bu durumda o insanların yaşamının nasıl olacağını ekonomik sistem ve onunla bağlantılı olarak toplumsal kurumlar karar verir. Bu kayıtsız çoğunluğun karşısındaki azınlık ise kendi yaşamları üzerine kararı kendileri vermek isterler.


[..]Varılacak kararların her aşamada yeni kararlar almaya neden olacağı açıktır. İnsanların çoğu böyle bir sürece dayanıklı olabileceklerini düşünmediklerinden halihazır kalıpların içinde kalmayı tercih edeceklerdir.

Hiyerarşik yapılanmaya boyun eğmek ve paranın güç olduğu savını kabullenmek, sistemin uyulmasını istediği önermelerdir. Dünyada kabul gören baskın yaşam biçimi, hiyerarşik basamakları çıkmaya çalışmak veya para kazanmanın bir yolunu bulmak için öldüresiye çaba göstermektir. Sosyoloji ve sosyal psikoloji bu yaşam biçimini bir veri olarak kabul eder. Bu kabul edişin doğal sonucu olarak insanın diğeri tarafından kabul edilmesinin ön koşulu ya hiyerarşik bir basamakta bulunmak, ya da parasal bir güce sahip olmaktır.

[..] Pratik yaşam biçimini kabul etmeyen, sosyolojik determinizmi reddeden insanların sayısı az değildir. Bunun nedeni pratik yaşam modelinin insan ruhunu tatmin edemeyişidir. Bu model öncelikle statü ve para üretimine neden olur ve toplumsal alan enflasyonist bir statü ve para gösterisine sahne olur. Başkası tarafından kabul edilme arzusu trajikomik bir tiyatro oyununun sürekli tekrarlanmasına neden olur.

[..] Pratik yaşam biçimi aldatıcıdır, çünkü insana bir amaç sunmaz. Bir gün bitecek günleri iyi geçirmek üzerine kurulu ve diğer insanların yaşamına kayıtsız kalmayı öğütleyen özü ahlaki bir norma dayanmayan pratik yaşam biçimi insanı ruhsal sefalete götürür. Bu nedenle bu yaşam biçimine isyan etmek ahlaki bir görevdir.

Pratik yaşam biçiminin ilkelerini şöyle özetlemek mümkündür: yaşam maddi bir olaydır, yaşamı mümkün kılan hücrelerin ve özellikler nöronların birleşmesinden meydana gelen biyolojik makinenin düzenli işleyişidir. Bu makinenin iyi çalışması için en uygun ortamı yaratmak pratik yaşam modelinin temelini oluşturur.

Pratik yaşamın amacı yaşamın içinde kalmak zorunda olduğundan kendi kendini yok etmeye mahkumdur. [..]

Pratik yaşamın görünürdeki cazibesi aldatıcıdır. Bu cazibe sanki yaşam dolu dolu yaşamak mümkünmüş gibi bir olasılık yaratır. Böyle bir olasılık yoktur. Aslında başkaları tarafından kabul edilme kaygısıyla sürdürülen pratik yaşam bir dizi atraksiyonu (dikkat çekici davranışları) gerekli kılar.

Kendi kendine yani içe dönük yaşam varlığımızın özüne inmemizin olmazsa olmaz koşuludur. Buna karşın pratik yaşam bizi bizden uzaklaştırır, özümüze yabancılaştırır. Varlık bir zevk makinesine indirgenir. Goethe’nin Faust’unu anımsayalım. Şeytan Faust’u bir zevk makinesine dönüştürmeye çalışır ama Faust’un ruhu bu makineleşmeye direnir. Belki de felsefi veya dinsel yaşamın çıkış noktası bu direnmedir.

İnsanın kendi kendisiyle savaşımı, insanı hiç bir yere götürmeyen pratik bir yaşamla bir amaç varmış yanılsamasını mümkün hale getiren dinsel-felsefi yaşam asındaki uzlaşmanın zorluğundan doğmaktadır. Kendini akıntıya bırakmak, içgüdülerin mutlak egemenliğini kabul etmek çoğu insanın seçtiği yoldur ve sonu anlamsız bir hiçliktir.

[..]Her gün biraz daha yenilmenin keyfini yaşıyorum. Bu kadar berbat bir dünyada ve özellikle bu kadar sefil bir toplumda kötü bir rolü kabul etmektense, yenilmeyi [..] özümsemek en emin yoldur. Ne çare ki bu kadar çabuk paranın sahte gücüne boyun eğen bu insanlardan oluşmuş bir topluma güvenmem olanaksız. Varlığının derinlerindeki ışığı fark etmekten aciz insanlar kolaylıkla parayı adi yollardan ele geçirenlerin emrine giriyorlar.

Bütün hayatları boyunca rol kesen insanlar gördüm. Bugün bu insanlar bu yapay dünyada kendilerine uygun bir yer buldular. Ölünceye kadar da bu rollerini sürdüreceklerine eminim. Bu insanlar benimle bir süre arkadaş oldular. Sonra ben onlar için faydasız ve rahatsız edici oldum. Beni bir kalemde sildiler ve şimdi çok rahat bir hayat sürdürüyorlar. Her gün biraz daha varlığın ışığından uzaklaşıyorlar ve kendilerinden nefret eder hale geliyorlar.

[..] Eski yüzyıllarda monarşi, oligarşi veya diktatörlük rejimi bütün insanları canından bezdirmişti. İşte bu nedenle insanlık demokrasi rejimini bir kurtuluş gibi gördü. Ama demokrasi yeni bir felakete yol açtı: bayağılık, sıradanlık, sürüleşm. Yığınların iktidarı dayanılmaz ölçüde iğrenç bir atmosferin oluşmasına neden oldu. Artık solduğumuz hava dayanılamayacak kadar ağır. Caddeler, sokaklar kitlelerin işgaline uğramış. Her konuda haklılar çünkü iktidar onların ve demokratik rejim devam ettiği taktirde bireyin kitleye boyun eğmenin dışında bir çıkışı yok.

[..] O halde yolumuzu değiştirmeliyiz. Bu canlılar topluluğunu kendi saldırganlıklarıyla başbaşa bırakıp tinsel bir yolculuğa çıkmalıyız.

[..] Kendi kendimizle savaşmaktan bıkmamalıyız ve biyolojik yapımızın bize hazırladığı tuzaklara yakalanmamaya özen göstermeliyiz. Yoksa sıradanlığın içinde boğuluruz. Ben bu dünya düzenine, insanın insanı çeşitli yollardan ezmesine hayır diyorum ve hepimizi bu varoluş savaşına çağırıyorum.

[..] Bizi yaşama mahkum eden içgüdülerimize karşı çıkarak hayatı yaşarken reddetme olanağına sahibiz. Yaşam bizi aşağılara çekiyorsa içgüdülerimizi köreltip varoluşumuzun özüne dönebiliriz. Hiçbir şey bizi diğer insanların yaşadığı rezilliği kabul etmeye zorlayamaz. En çok kızdığım söz, başka çaremiz yoktur sözüdür. Her zaman daha iyiyi denemek zorundayız. İçgüdülerimiz bize oyun oynuyorsa bu oyunu bozabilecek tinsel güce sahibiz.

[..] Umutsuzca kendi içimizde bir ben oluşturmaya çalışıyoruz. Bu ben yoluyla tanrıya ve tanrı yoluyla sonsuz varoluşa ulaşmak istiyoruz. Bu istek günlük yaşamın sıradanlığı, boşunalığı içinde kaybolup gidiyor. Böylece umutsuzluk denen o ölümcül hastalığa yakalanıyoruz. Kierkegaard inançlının bu hastalığa karşı bağışıklığı olduğunu ileri sürüyor ama akıldışı inancın düşünen insanda nasıl mümkün olacağını açıklayamıyor.

[..] Zevke yönelik içgüdüsel bir donanıma sahip insanın kendini iyiliğe adaması genel olarak zor görünüyor. İnsanlık tarihine ve bugününe baktığımız zaman içgüdülerini bastıran ve yönünü salt iyiliğe çeviren insan sayısının toplam insan nüfusuna göre çok küçük bir azınlık olduğunu fark ediyoruz. O zaman inançlı insan sayısının da çok düşük olduğu açığa çıkıyor. Büyük çoğunluk içgüdülerini diğer insanlara fazla zarar vermeden tatmin etmeye çalışıyor. Küçük bir azınlıkise mutlak olarak içgüdülerini tatmine yöneliyorlar ve kötülüğün içine düşüyorlar. İnsanlık tarihi de temel olarak bu tür kötü insanların arzularını tatmin etme çabalarının trajik sonuçlarından oluşuyor.

[..] “Sistem senin aç karnını doyuruyor” sloganında özetini bulan bu alçaklık düzeni, Nietzsche’nin “üst insan” kavramını altüst etmiştir. Nietzsche’nin düşüncelerini tahrif eden kapitalizmin sözde büyük düşünürü Ayn Rand iş adamlarının “üst insan” düzeyine çıkararak insanlığın bu insanlar sayesinde ayakta kaldığını söyleme bayağılığını göstermiştir. Aslında iş adamı insanın köle ruhundan faydalanan bir fırsatçıdan başka bir şey değildir.

İnsan vasatlığı onu kendi kendine köleleştiren bir sisteme tutsak etmiştir. İnsan yaşamı boyun eğme üzerine kuruludur. Kime boyun eğiyor insan? Yine insana. Bundan daha gülünç ne olabilir? Herkes herkesin boyunduruğu altındadır. Efendi kimdir? Her an öldürülme riski taşıyan bir budala. Efendi budaladır çünkü yaşamını kin, nefret ve korkuya dayandırmıştır. İşte Hegel’in efendi-köle ilişkisi.

Ölümü kabullenmede her zaman gülünç ve aşırı bir taraf var. Yaşadığımız neydi de bu sona eriyordu? Bence yanıtlamamız gereken en önemli soru budur.”

[Bu yazı M. Mukadder Yakupoğlu'nun akademik makalesinden alıntılanmıştır.]